Etiket arşivi: türkiyenin demokratikleşme süreci

Türkiye’den Umudu Kesmek

Farklı yerlerde yıllardır yazan biri olarak o bilindik “ülkeyi kurtarmak” adlı sohbetlerde, yazılarda defalarca bulundum. Hatta bu sitedeki başlangıç yazım bile bunun üzerineydi. Varlığımı hissetmenin en kolay yolu yazmaktı benim için, zira umut vardı.

Neden umut umut olmuştum ki?

Bir şeylerin yanlış olduğunu hissetmekle başlıyor umut, yaş kaç olursa olsun, zaman ne olursa olsun, yer ne olursa olsun. Türkiye de bu konuda büyük bir araştırma sahası olagelmiştir öteden beridir.

Hatta Tanzimat’la başlayan kadim bir mücadele bu. Sultanlara, Mutlak Monarşi’ye karşı bir onur mücadelesi olarak başlayan kıymetli bir olay. Okurken çok farkına varılmasa da eylem ve gösteri yürüyüşü, protesto hakkı gibi hakların fiilen ve yer yer resmen askıda olduğu bir zamanda Tanzimat mücadelesinin ne kadar zor olduğu, ne kadar kıymetli olduğu daha iyi anlaşılıyor.

Devir Cumhuriyet’le taçlandırılıyor. Halk egemenliğinin getirilmesi yanında hemen her alanda radikal yeniliklere yer veriliyor. Bu zamanlardaki en radikal yenilik ise benim için tartışmasız kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesidir. Her ne kadar kadınların mücadelesi de bu hakların elde edilmesinde başat bir faktör olsa da 1930’lu yılların Türkiye’sinde halen kırsallığın hakim ve eğitim seviyesinin halen çok düşük seviyede olması toplumun aslında buna pek de hazır olmadığı tezini kuvvetlendirebilir. Zira toplum, kadını ayıp bir “nesne”, konuşmaya dahil edilemeyecek kadar “günahkâr” bir varlık olarak görüyordu ve açık ara bu reform sert bir devlet ve elitler aracılığıyla getirildi.

Sırada çok partili hayata kesin geçiş vardı. Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye generallerin açık çek vererek gerekirse destek olacakları beyanları vardır ancak İnönü de değişiminden yanadır ve Cumhuriyet bu topraklardan hiç de beklenmeyecek bir şekilde temiz bir demokrasiye geçiş dönemi yaşar.

Belki de tarihi fırsat tam da burada kaçırıldı. Dönemin Başbakan’ı Adnan Menderes idam edilmek yerine adil bir şekilde yargılansaydı bu geleceğin Türkiye’si için bambaşka bir sayfanın açılmasını sağlayabilirdi. Hatta Menderes reformları bizzat kendi yapsaydı yine aynı sayfa çok daha kalıcı açılabilirdi ancak o, muazzam devlet gücü karşısında demokrat kişiliğini kaybetti ve ihtirasa, kibre mahkum oldu.

Olmaması gereken ilk olay yaşanmıştı; Türkiye’nin darbeler tarihi başlamıştı. Artık elit subaylar (ülkenin görece en eğitimli sınıfı), cuntalar, klikler, siyasetçi kurmaylar zehri almıştı ve sık sık yönetime ya müdahale edeceklerdi ya da gözdağı vereceklerdi.

Halbuki İnönü’den sonraki geçiş ne de umut doluydu.

Yine de 1960’lardan itibaren kaynayan toplum 1980’lerde zirveye ulaştı ve çok sert bir askeri darbe ile Türkiye sivil toplumu kaybedildi. Kayıp ve zarar o kadar büyüktü ki sanattan, edebiyata, sinemadan, gazeteciliğe, üniversitelerin bağımsızlığından, bürokrasiye kadar tüm devlet örgütünü sardı ve sivil toplum yasaklandı. Artık yeni bir devlet düzeni vardı ve vatandaşlar da buna uyarsa devlet pek memnun olurdu.

Buraya kadar olan süreçte yapısal en büyük iki sorun egemenliğin aslında millete sistemsel olarak verilmemesidir ki bunlar %10 seçim barajı ve hatalı seçim sistemi.

2002 yılına gelindiğinde %34 oyla Türkiye parlamentosunun %65’ine sahip olan bir iktidara sahip olmak gibi irrasyonalite tam da bunun sonucudur. Türkiye’nin kurumsal muhalefetinin olmasına karşın sivil muhalefetinin etkisiz olduğu zamanların tam da bu zamana denk gelmesi, hemen öncesinde Avrupa Birliği reformlarının yapılmış, radikal anayasa değişikliklerinin yapılmış olması, ABD kaynaklı parasal genişleme, küresel internet ve teknoloji yaygınlaşması %65’lik iktidarın art arda gelen en büyük şanslarıydı.

Söz konusu hükümetin merkez sağdan sola bürokratik liyakate sahip kişilerden oluşması, Türkiye’nin parlamenter demokrasi ile yönetiliyor olması, iyi kötü yargı bağımsızlığı olması ve belki de en önemlisi bu kadroların, önceki hükümet döneminde yapılan mali disiplin ve para politikasına sıkı sıkıya bağlı kalması (mimarı Kemal Derviş’tir) halkın nezdinde iktidara art arda artan seviyede yetki verilmesiyle sonuçlandı ve o kaçınılmaz olay gerçekleşti.

Muazzam devlet gücü karşısında güç zehirlenmesi yaşamak ve kibre bulaşmak.

Nihayetinde dönemin Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan gittikçe markalaştı ve Türkiye’yi bizzat kendisi “Türk tipi başkanlık sistemi” adıyla bilinen bir sistemin içine hapsetti (Dönemin muhalafet partisi lideri Devlet Bahçeli’nin katkısı sayesinde yaşandı). Bu sistemde yasama, yürütme ve yargı güçleri fiilen birleşiyor ve bu muazzam güç resmen yürütmeye geçiyor. Sorun şu ki yürütme bir bakanlar kurulundan değil, tek bir kişiden oluşuyor.

Türkiye’nin 2000’li yılların başından 2010’lu yıllara kadar süren alım gücünün sert şekilde düşmesi sonucu halk, bunu iktidarın yerel seçimde oylarının dramatik bir düşüşle kritik onlarca belediyeyi kaybetmesini sağlayarak tepkiselleştirdi. Ancak dönemin muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu her ne kadar kaspayıcı ve partisini sol tandanslı bir hale getirmeye çalışsa da bana göre yanlış yorumladı ve Türkiye Cumhuriyeti seçimler tarihinin en kritik seçimleri olan 2023 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Genel Seçimi’ne kendisinin aday olmasını “sağlayarak” girdi.

Nihayetinde muhalefet hem Türkiye parlamentosunda salt çoğunluğa ulaşamadı hem de siyasi yaşamının en zayıf halinde olmasına rağmen rakibini yenilgiye uğratamadı.

Böylece bıçak gibi ortadan bölünen Türkiye toplumu oluştu ancak ortak noktası her iki tarafın büyük kısmının umutlarının olmamasıydı. Türkiye artık açıkça servet paylaşımının çok aşırı dengesiz olduğu, nüfusun ancak %10’unun Avrupa standartlarında yaşadığı, servetin çok büyük bir kısmının küçük bir elitte (entelektüel olmayan) toplandığı, yargı sisteminin devlete müdahale edemediği, gittikçe güçlenen yürütme erki karşısında yasamanın sadece bir meşruiyet aracına dönüştüğü, yoğun beyin göçü veren ve dış politikasının omurgasını Suriye, Afganistan, Pakistan vb. ülkelerden gelenlerle Avrupa’yı dize getirmek ve romantik milliyetçi duyguları diri tutmak gibi amaca oturtan bir ülkeydi.

Bunca kelamdan sonra ne olabileceğini de belirtmek gerekir.

Öncelikle Tanzimat ve Cumhuriyet’i kuran kadrolara “ayıp” oldu. Nitekim onların mücadele ettiği güç daha büyüktü ve şimdikiyle kıyaslanması bile abes olurdu. Yapılan seçim Türkiye’nin son yarı demokratik seçimiydi. Bundan sonraki seçimlerde tabii ki muhalefet milletvekili kazanacak parlamentoda ancak hiçbir zaman salt çoğunluğa ulaşamayacak bu sayı. Muhalefet yerel seçimlerde tabii ki başarı sağlayacak, hatta büyük kentleri tek tek toplayacak ama hiçbir zaman yerel yönetim özerkliği bugünkü gibi olmayacak hatta hiç olmayacak. Belediyelerin yetkileri ya merkezi yönetime “kanun” yoluyla geçirilecek veya bilinen kayyum yöntemlerine devam edilecek.

Ebeveynler çocuklarını daha liseye geçmeden yurtdışına gidebilmeleri için olanak sağlamaya çalışırken, eğitimden kopanların sayısı da artış gösterecek. Doğudan batıya göç ivmelenecek, nüfus artış hızı sert düşecek. “Türk tipi başkanlık sistemi” artık Türkiye siyasetinin ayrılmaz bir parçası olacak. Avrupa Birliği Türkiye’ye sadece mülteci, sığınmacı veya göçmenlerle ilgili entegrasyon projelerinde baskı uygulayacak. Suriyeliler siyasi kongre düzenleyecek ve siyasi partileşmeye giderek bazı belediyelerde nitelikli çoğunluğa ulaşacak. Türkiye parlamentosunda milletvekilliklerini göreceğiz bu kişilerin.

Türkiye absürt girişimlere şahit olacak. Mesela bir reform kanunu ilga edilecek ve adamın biri Türkiye Halifesi ilan edilecek. Ülke Batı’dan kültürel olarak da siyasi olarak da kopacak. Türkiye bir çeşit Aliyev Cumhuriyeti’ne, Putin Despotluğu’na, bir çeşit Orta Asya Tiranlığı’na dönüşecek.

Bürokrasi şişirilecek ve böylece merkezi yönetimin gücü daha da artırılacak. Bürokraside yeni birimler açıldıkça yeni amirler, yeni memurlar atanacak, yeni malzemeler, yeni makam araçları alınacak. İşin kötü yanı vergilerin nasıl harcandığı ya bilenemeyecek ya da bilinse bile olağan görülecek.

Türkiye belki de ilk kez hem kurumsal muhalefetten hem de sivil toplum gücünden uzunca bir süre mahrum kalacak. Ta ki Tanzimatçılar veya Cumhuriyetçiler kendi yollarını kendileri açana kadar.