Etiket arşivi: türkiye eğitim bakanlığı

Manifesto: Öğretmenlik Kariyer Basamakları

Her şey kısa sözlerle, dağınık laflarla ve dümensiz toplantılarla açıklanmıyor. Bu yüzden Öğretmenlik Kariyer Basamakları ile ilgili görüşlerim sürecin başında da şimdi de aşağıda belirttiğim gibidir.

Genellikle sosyal örgütlenmenin en yaygın alanı Twitter’dı ve uzunca bir süre konu öğretmenlerin afallamış şekilde “Şimdi ne yapacağız?” sorusu üzerinde döndü. Twitter Space’te yapılan onlarca toplantıdan, katılan yüzlerce öğretmenden pek azı kayda değer fikirler öne sürüyordu zira. Bu süreçte elde edilen tek kazanımsa farklı sendikalara bağlı olan öğretmenlerin sohbet edebilme becerisine sahip olmalarına şahit olmamdı. Yayına bağlanan öğretmenlerin yarısından çoğu olaya ya mesleğin kutsiyeti açısından yaklaşıyordu ya da başöğretmenin tekliği üzerinde romantik yaklaşımlar benimsiyordu. Geri kalanlarının önemli bir bölümünde “ne gerek var böyle bir şeye” tepkisi hakimdi. Pek az sayıda öğretmen ise bu sınavın ve/veya kanunun neden sorunlu olduğu üzerine çıkarımlarda ve çözüm önerilerinde bulunuyordu.

Henüz sendikalardan bile ses gelmiyordu. Ancak fark ettiğim bir gerçek de gün yüzüne çıktı bununla ilgili. Sendika neydi? Emek gösteren kişinin hak ve özgürlüklerini işverene, patrona ya da devlete karşı koruyan değil miydi? Evet. Ancak yaklaşık 1 milyon öğretmenin yarısından fazlası sendikal örgütlenme içindeydi ve örgütlülerin de yarısından fazlası iktidar partileriyle ideolojik bağ içinde olan sendikalara üyeydi. Yine geri kalanı da büyük ölçüde ideolojik bağlılığa sahip muhalif siyasi partilerle kendini konumlandırmıştı. Tabii bu işin bilinen kısmı ve Türkiye’nin kronik sorunlarından biri. Özet olarak aslında Türkiye’de sendikal oluşum yok ya da az. Kurucu ve aidiyetçi kitle, devlet memuru siyasi partilere üye olamadığı için şark kurnazı bir hareketle böyle bir yöntem bulmuş. Zaten okullarda öğretmen davranışları ve gruplaşmaları gözlendiğinde paralel bir yapı göze çarpar. Muhafazakar sağ, merkez sağ, milliyetçi sağ, aşırı sağ, merkez sol, sol, statükocu, eğilimciler, hamili kart yakınları, yakınlarının yakınları, arkam sağlam olsuncular, tedirginler, çekingenler ve nihayet sendikasızlar. Tabii bu işin bilinen kısmı.

İşin bilinmeyen kısmı ise – benim açımdan – yetkili sendika hariç diğer sendikaların ÖMK ve Öğretmenlik Kariyer Basamakları Sınavı (ÖKBS) hakkında pek bir fikir sahibi olmadıklarıydı. Bu da öğretmenlerin sosyal medyada sivil bir örgütlenme işine gitmek zorunda kalmalarından anlaşılıyordu. Bir diğer belirti de muhalif siyasi partilerin ÖMK ve ÖKBS hakkında neredeyse hiç bilgi sahibi olmadıkları üzerineydi. En dişe dokunur siyasi parti tavsiyesi bile öğretmenlere “Bu sınava girmeyin.” denilmesiydi. Yani sendikalarla bağlı oldukları siyasi parti arasında da enformasyon ve analiz süreci zayıftı. Öğretmenlerde adeta dolandırıcılarca Almanya diye İstanbul’a bırakılan köylülerin ruh hali vardı.

Ne istedi öğretmenler? İlk şaşkınlık ve birbirini tanımayan ve farklı sendikalardan olan ya da sendikasız olan bir grup öğretmen ile toplantıya katılmayıp paylaşım yapmakla yetinen diğer öğretmenlerin ezici çoğunluğunun talebi sınavsız bir şekilde 10 yılını tamamlayanların uzman öğretmen, 20 yılını tamamlayanların da başöğretmen yapılmasıydı. Evet, Türkiye’nin nüfusu en yüksek eğitimli devlet personelinin ürettiği fikir buydu.

ÖKBS ile ilgili sınavsız kariyer isteyen öğretmenlere ilk tepkim ise “maaş artışı olmasa kimsenin bu sınava itiraz etmeyeceği” yönünde oldu. Tabii epey eleştiri ve tepki de aldım bu sözüm nedeniyle. Ancak uzun yıllardır öğretmenler odasında bulunan biri olarak maalesef Türkiye’deki öğretmen gerçeği buydu ve sözümün arkasındaydım. Nihayetinde Türkiye’nin dünyadaki en ağır ekonomik bunalımdan geçmesi, alım gücü iyice düşen öğretmenlerin neredeyse tamamının sınava girmek yönünde tercih kullanmasında etkili birer sebep oldu. İktidardaki siyasi ittifak ise yaklaşan cumhurbaşkanı ve parlamento seçimlerini göz önüne alarak soruları dalga konusu olacak şekilde kolay sordu. Değerli fikirleri olan öğretmenlerin, iktidar cephesi sendikalardan istifa eden binlerce öğretmenin, Türkiye’nin yüksek mahkemesi önünde gözaltına alınan öğretmenlerin çabası uçup gitti. Bütün yaz devrimci bir direniş gösteren öğretmenlerin ara tatil dönüşündeki ilk iş günü ise uzman öğretmen, başöğretmen, düz öğretmen şakalarıyla başladı. Bu da sistemin bozuk olduğunun bir diğer göstergesiydi. Evet, sınava giren yarım milyondan fazla öğretmen kariyer atlaması yapmıştı.

Durum tespiti yaptıktan sonra olması gerekenleri gerekçeleriyle açıklayayım. Devletin görevi vatandaşlarını standart veya üstü şekilde “zorunlu eğitim” adı altında evrensel düzeyde eğitmek ve bu yönde gerekli teşkilatı kurmak, tedbirleri almaktır. Yani devlet bu görevi özel sektörle de paylaşabilir ki her eğitim düzeyinde bu yöntem artan bir trendle gözlemlenebiliyor. Öğretmenler dahil her ebeveyn, çocuğunun aldığı evrensel eğitimin kalitesini görme, bilme veya öngörme hakkına sahiptir. Zira gerek vergilerle finanse edilen kamu okullarının gerek vatandaşlarca finanse edilen özel okulların yöneticilerini, fiziksel düzenlemelerini sorguluyorsak öğretmenlerin mesleki bilgi, beceri ve tutumlarının kararlılığını da sorgulamak sistemin kararlı çalışması adına bir gerekliliktir.

Sanılanın aksine Türkiye’de kamu okulları kapalı sistemlerdir. Yani bir öğrenci ya da bir öğretmen idari, adli vb. bir sorun yaşadığında bunu ya kimse bilmez ya da basına çok farklı şekilde yansır. Kimse sorunu ya da gelişmeyi teyit edemediği için herkes elindeki bilgiye veya veriye göre hareket eder. Yapılması gereken baştan aşağı sistemi şeffaflaştırmaktır. Bunun için de öncelikle matematiksel liyakate dayalı bir sistem oluşturulması gerekiyor.

Türkiye’deki okullarda fiilen başkanlık sistemi bürokrasisi uygulanıyor. Yani okul yöneticilerinin en az %85’i iktidar yanlısı sendikalara üyeler ve bu şu anlama geliyor: Okul yöneticisi olmak için ya iktidar yanlısı sendikaya üye olacaksınız ya da iktidar yanlısı sendikaya üye olanlardan okul yöneticisi ataması yapılıyor. Bu da liyakatin tam tersi bir anlayış demektir. Hal böyleyken öğretmenler için gerçek bir kariyer basamakları sistemi oluşturmak imkansız.

Türkiye öğretmenlerinin göze çarpan en genel sorunlarının başında 21. yüzyıl becerilerinden uzak olmaları geliyor. On binlerce öğretmen kitap okumuyor, sanatla ilgilenmiyor, kendi alanına yönelik kişisel gelişim içinde olmuyor, mesleğini severek yapmıyor, öğrencilerle konuşmayı bilmiyor, Türkçe’yi düzgün konuşamıyor, herhangi bir hobisi yok. Öğrencinin gözünde rol model bir çerçeve çizemiyor. Çok az öğretmen yüksek lisans ve doktora eğitimine sahip ki bu oran %1,00 bile değil. Birçok öğretmenin motivasyonu düşük, kendi zümre toplantılarında önemli bir konu olsa bile konuşmuyorlar, katılmıyorlar, direniş göstermiyorlar. İşin ilginci bunlar sendikalı. Hatta son yapılan zümre toplantılarında bile “ne yapmalı?” şeklinde 5 dakika süren bir konuşma bile gerçekleştirmediler kendi zümrelerinde. Genel olarak herhangi bir kurumsal toplantıda herkes bir an önce toplantının sonlanmasını bekliyor, zorunlu ve kritik öneme sahip toplantılarda bile bu durum değişmiyor. Bir diğer sorun ise eleştiriye büyük ölçüde kapalı olmaları. Öğretmen camiasından veya dışarıdan yöneltilen bir eleştiride ilk savunma hattı “Öğretmenlik kutsaldır, bu yüzden beni eleştiremezsin.” şeklinde oluyor.

Bir başka sorun Türkiye’deki öğretmenlerin aşırı devletçi bir anlayışa sahip olması ve aşırı ideolojik düşüncelere sahip olmasıdır. Önemli düzeyde öğretmen kendi tarihine hakim değil, Avrupa tarihini, İslam tarihini bilmiyor, bilim tarihini duymayanlar var. Hemen hemen değişmeyen durağan ideolojik tutumlara sahipler. Kendi kültürel değerlerine hakim değiller ve ancak kültürün değişmesine karşı sert eleştirel tavır içerisindeler. 1 milyon öğretmenin azımsanamayacak kadarı ABD’nin Türkiye’yi işgal edeceği sanrısına sahip, Avrupa’ya imreniyor ancak onu düşman görüyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu antlaşmalarının 2023’te geçersiz olacağına inanan öğretmenler olduğu gibi Ay’a çıkılmadığını düşünen, aşı karşıtı öğretmenler de var. Hatta radikal islamcı eğitimi savunan ve aktif görevde olan öğretmenlere de sık rastlanıyor. Reformist öğretmenler olsa da sayıları az. Beri yandan değişimden korkan bir öğretmen kitlesi var.

Bütün bunlar Türkiye öğretmenlerinin deyim yerindeyse dönüştürülmesi, dinamik hale getirilmesini gerekli kılıyor. Sanıyorum bürokratlar da bunu fark etmiş olmalı ki öğretmenleri harekete geçirmenin tek yolu olarak para ile ödüllendirmeye karar vermişler. Burada atlanmaması gereken nokta ise Türkiye ekonomisinin bunalımda olmasıyla konunun doğrudan ilişkili olmaması. Buna göre alım gücü düşük de olsa yüksek de olsa para ödülü kamu personelini harekete geçirmek için iyi bir yöntem.

Net çözüm ise yukarıda sayılan olumsuz durumlara sahip ve zorunlu emekliliğe yaklaşmış öğretmenlerin sistemden tasfiye edilmesiyle başlayabilir. Bunu takiben belirli üst düzey kriterleri sağlayanlar dışında eğitim fakülteleri kapatılmalı, geleceğe dönük sistemli öğretmen ihtiyacı belirlenmeli ve az sayıda fakülteden mezun olan öğretmen adayları yine mevcut sınavlara girerek öğretmen olarak atanmalıdır. Mesela herhangi bir doçentin ya da profesörün olmadığı tabela üniversitesi eğitim fakültesinden çıkan bir öğretmenin yeni nesil 21. yüzyıl becerisine sahip bir öğretmen olması çok da beklenmemelidir. Kısacası öğretmen atamalarındaki popülist yöntemler rafa kaldırılmalıdır. Bu konuda yapılan dengesiz öğretmen ataması da başka bir yanlıştır. KPSS gibi merkezi sınavların yapılmasının tek amacı sınava giren aynı branşa sahip öğretmenlerden en iyilerini seçmektir ki şimdilik en uygulanabilir yöntem budur. Ancak popülist bir yaklaşımla Türkiye Eğitim Bakanlığı önceden 400-500 okul öncesi öğretmeni ataması yaparken bunu örneğin 8 bine çıkarıyor ve bu durum KPSS’den 55 alanın bile atanmasına yol açıyor. Bu da nihayetinde yıllarca KPSS’ye çalışmak dışında beceri sahibi olamayan öğretmenlerin sisteme alınmasıyla sonuçlanıyor. Evet, atanmaları güzel ama sorunlara romantik yaklaşmak da kötü sonuçlara sebebiyet verir. Bir taraftan aynı sınavdan 90 ve üzeri alıp da kadro dağılımında şansız branşlar da atanamıyor.

Bir diğer çözüm yeteri kadar mezunu yığılan bölümleri de kapatmak olabilir. Daha kaliteli öğretmen personeli için öğretmen liseleri tekrar açılmalıdır. Ancak bunların sayısı da dengeli olmalıdır. Aksi halde her ile bir öğretmen lisesi gibi bir anlayışa girilmemesi gerekir.

Ataması yapılan öğretmenler liyakatli bir süreçten geçtiği için aday öğretmenlik, sözleşmeli öğretmenlik gibi bir ayrımdan uzak tutulmaları, bu uygulamaların kaldırılması gerekiyor. Zira hizmet içi eğitim artık bir rutin olacaktır. Nihayetinde unvanı olsun olması sınavlı kariyerin olması zaruridir. Burada tartışılması ve akademisyenlerce araştırılması gereken konu 10-20 yıl ölçütünün kaç yıl olması gerektiğidir. Genellikle bu tarz süre kriterlerinin yuvarlak sayılardan oluşması zaten bir ölçüt sistemi olmadığına işarettir. Kapsamlı bir performans cetveli ile dinamik bir süre belirlenebilir. Mesela üçten fazla Erasmus+ projesi yöneticiliği yapan öğretmen için süre 9-19 yıl olabilir. Yüksek lisans veya doktora sonrası makalesi yayımlananlar için, makalenin yayımlandığı derginin niteliğine göre bir endeks belirlenebilir. Bunları için bir kılavuz oluşturmak ise sadece zaman alacak bir meseledir.

Kariyerin sınava tabii olmasına ek olarak tezli yüksek lisans ve doktora yapanlar bu süreçten muaf da olabilirler. Ancak hangi alandan yüksek lisans ve doktora yapılabileceğine yönelik bir cetvel de hazırlanmalıdır. Bunun dışında tezsiz yüksek lisans ve formasyon, sertifikasyon uygulamaları muafiyet dışı tutulmalıdır. Ayrıca öğretmenlerin sadece eğitim fakültelerinden mezun olanlar arasından seçilmesi değişikliği zaten bu tarz sorunları da ortadan kaldırabilir.

Gelelim en kritik yere ki bürokratlar hiç sevmez böyle şeyleri; şube müdürü, ilçe milli eğitim müdürü, il milli eğitim müdürü gibi yöneticilerin doktoralı başöğretmenler arasından seçilmeleri, başarılı öğretmenlerin organizasyonlarda görevlendirilmesi uygulamalarına gidilebilir. Bir Türkiye Öğretmenler Akademisi bu öğretmenlerce kurulabilir. Türkiye’de her ne kadar ulusal düzeyde geniş tabanlı bir öğretmen derneği olmasa da bu akademinin kurulması hayal değildir. Bu akademinin il çapından yerel konseylerine yetkiler verilerek eğitimin merkezi olmasının ürettiği sorunlara da çare bulunabilir. Zira her bölgenin, yörenin eğitim ihtiyaçları farklı olabiliyor.

Tüm bunlar ciddi, kapsamlı ve çok paydaşlı planlama gerektiren unsurlar. Eğitime değer.