Etiket arşivi: meritokrasi

Bir Cumhuriyet Konuşması

29 Ekim 2024

Değerli Okul Paydaşları,

İkinci yüzyılımızdaki ilk Cumhuriyet Bayramı coşkusunu sizlerle paylaşıyorum.

Cumhuriyet ne kazandırdı bizlere? Bakınız çok basit bir örnekle gireyim. Buralar Türkiye’nin en verimli tarım arazilerinden birine sahip. Aramızda bağı, bahçesi, tarlası olan nice insan var. Ticaret yapanı, tarım yapanı var. Mesela Osmanlı yenilenmeye karar vermeden, yüzünü Avrupa’ya dönmeye başlamadan önce toprak satın alma diye bir hak yoktu. Paranız olsa bile birinden toprak alamıyordunuz. Zira topraklar ya padişah ya da padişaha yakın kişilere aitti. Ülkenin tamamına yakını köylerde yaşıyor; padişahı görme, duyma olasılığın yok, ona yakın kişilere erişmek şöyle dursun el pençe divan durmak zorundasın. Kazara toprak sahibi oldun diyelim, her an geri alınabilir. O padişah almaz, onun yerine saltanatla geçen oğlu, kardeşi alabilirdi. Bu sorun mülkiyet hakkı ile çözüldü. Ama bazı insanlara değil, herkese verildi. Hak dediğiniz şey herkese verildiğinde haktır zaten.

600 yıl hükümranlığı sürmüş bir devlet Osmanlı. Yıkılmaya en yakın olduğu an adalet sisteminin en bozulduğu an. Sizi menkıbeci tarih anlayışıyla sıkmak istemiyorum ama Bizans halkı bile kendi devletinden bıkmış Osmanlı hoşgörüsüne sığınmış zamanında, sonra ne oldu da kadılar rüşvetle suçlu salıverir oldular? Ne oldu da ordunun gözbebeği yeniçeriler baskıcı, zorba, haraççı esnafa dönüştüler?

Anadolu kadim bir coğrafyanın adıyken ne oldu da yoksulluğun, garibanlığın simgesi haline geldi? Ne oldu da Pir Sultan Abdal’ın

“Yürü bre hızır paşa

Senin de çarkın kırılır

Güvendiğin padişahın

O da birgün devrilir.”

Sözü anlamlı hale geldi? İşte bu sorularla Cumhuriyet’e analitik yaklaşmamız lazım.

Devletin en zor zamanında sürekli yaşanan yenilgiler sonucu devlet kendini sorgulamış neden yeniliyoruz diye. Suçu önce orduya atmışlar ama olmamış, hemen her alanda çağın gerisine düşülmüş. Osmanlı bir yol ayrımına girmiş böylece, ya çadır devleti anlayışıyla devam edecek ya da Avrupa devletleri gibi olacaktı.

Hızla modern okullar kurulmuş. Günümüz fen liseleri gibi okullar. Askeri okullar tam da bunun merkezini oluşturmuş. İşte Atatürk kurulan bu okullardan birine giderek bir milletin kaderini değiştirdi. Daha Manastır’da lisede okurken fark etmişti. Devlet daha kolay yönetilebilir sınırlara çekilmeliydi. Yıllar sonra bu düşündüğü sınırlar Misakı Milli olarak yer alacaktı tarihte.

Cumhuriyet padişaha tek adamlığa karşı bir tepkiydi ve bunun farkında olan padişahların olması da bu milletin ayrı bir şansıdır. Padişah bizzat en iyi ben bilirimci tavrından en iyi kanun bilir tavrına dönüşmüştür.

Cumhuriyetimiz devleti yönetirken cemaatlere sırtını dayama, akıl ve mantıkla hareket et, romantize edilmiş duygularla değil der, camiye, kiliseye, havraya, cem evine, inanana, inanmayana eşit mesafede ol der. Tıpkı vergiyi toplarken herkesten aldığın gibi inançta da eşitlikçi ol der. Yani laiktir.

Cumhuriyetimiz vatandaşlarının güvenliğini önceler, adaleti sağlayan mutlak güç olarak tanıtır kendini. Kendisi bu kadar güçlüyken bazen vatandaşını kendisinden bile korumak hisseder. Kurallara kendi de uyar. Yani hukuk devletidir.

Cumhuriyetimiz oynamak isteyen çocuğa park, okumak isteyene okul getirir. Hastaya ya yol ya da hastane getirir. Köyleri kasaba zihniyetiyle değil, köy kent kültürüyle yönetir. Kimse görmeden, kendi de ayırt etmeden ihtiyacı olana el eder, düşeni yerden kaldırır ama vergileriyle destek olup da ihtiyacı olanın utanarak, göz kaçırarak, ağlayarak değil onurla, gururla yardım almasını da sağlar. Yani sosyal devlettir.

Cumhuriyetimiz bizim en değerli olgumuz. Bir yörük ne kadar zahmetini çektiyse, bir pomak da, bir muhacir de, bir Türkmen de o kadar zahmetini çekmiştir. Umutsuzluğu şiar edinmemiştir. Nihayetinde “Demokrasi, insanların demokrasiye inanması değil, demokrasiye inanmadığı yerde bile kurumların demokrasiyi ayakta tutmasıdır.” der cumhuriyetimiz. Bu bağlamda çekilen sıkıntıları çözecek kişileri devletin kademelerine getirmeyi de başarmıştır. Bugün en gurur duyduğumuz projelerin arkasında halen askeri okulları görmek, İTÜ, ODTÜ gibi mühendislik okullarını görmek tesadüf değildir. Önemli olan bayrak dikmek değil, o bayrağın etrafında bayrağa saygı duyacak insanların olmasıdır der cumhuriyetimiz. Yani Atatürk milliyetçisidir.

Cumhuriyet, gidemediğimiz yer bizim değildir der, her yere uzanmaya çalışır, her yerde kendini göstermeye çalışır.

Cumhuriyeti görenlerin bayramı kutlu olsun. Sağ olun, var olun.

Evrimleşen Düşünceler: Aileden Öğretmene

Tarihler 25 Kasım 2008 Salı gününü gösteriyor. Yerel bir gazetede yayımlanan ilk yazım 24 Kasım Öğretmenler Günü ile ilgili. Yazı ilk olunca düşünsel olarak özen de göstermişim. Aradan geçen 16 yıl sonra düşüncelerim büyük ölçüde aynı. Eleştirilerim halen yerinde.

Yazımda ana sınıfına gidemeyen çocukların bu durumunu maddi olanaksızlığa bağlamışım. Halbuki tek sebep o değil. Birincisi devletin kapsayıcılık sorunu, ikincisi bunun yol açtığı okul öncesi öğretmeni norm yetersizliği veya yokluğu, üçüncüsü okul öncesinde taşımalı eğitimin olmayışı ve dördüncüsü okul öncesi eğitimin zorunlu olmayışı. Tabii mesleğin başında alana hakim olamayışın getirdiği eksiklikler bunlar.

Her ne kadar sınav sistemini ve bu sistem içinde velilerin yaklaşımını eleştirsem de tarih o velileri haklı çıkardı. Zira şu an Türkiye’de eğitim almak hiç olmadığı kadar zor, aldığın eğitimle ilgili iş bulmak daha da zor.

Eğitim programı açısından da bir eleştiride bulunmuşum ve her şeyin öğretilmeye çalışmasının çağa uygun bir şey olmadığı şeklinde bir yaklaşımla da bunu temellendirmişim. Son olarak öğretmenlik görevini layık olmak için yapmamız gerektiğini ifade etmişim. Ancak günün sonunda öğretmenlerin artık kimseye “vefa” hariç olmak üzere layık olmak zorunda olmadıklarını düşünüyorum.

Nitelikli öğretmen denilen bir gerçek var ve bu başka bir yazının konusu olsun istiyorum. Büyük ihtimalle bu sitedeki en sert yazı da bu olacaktır.

Türkiye Gelişmiş Bir Ülke Olur mu?

Türkiye’den Umudu Kesmek adlı önceki yazımda hep kötü olasılıkların yaşanması durumunda açıkça belirtmek gerekir ki Türkiye gelişir, gelişmeye devam eder. Bunu yok sayamayız. Peki bu önceki yazımdaki kötü olasılıklarla çelişen bir şey olmaz mı? Hayır.

Gelişmiş ülke olmanın belirli kriterleri var. Bu kriterleri sağladığımız takdirde kesinlikle gelişmiş bir ülke oluruz. Üye olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği (AB) de bir kriterlere dayalı siyasal topluluk ve bunun sosyokültürel ve sosyoekonomik çıktıları var.

Her şeye rağmen, yani Türkiye’nin temel hak ve özgürlükleri hiçe sayan bir yapıyı politika olarak şiar edinmesine rağmen Türkiye sivil toplumu kararlı bir Batı’ya yönelme eğilimini sürdürüyor. Toplum Batı’nın üstünlüğünün farkında ve Doğu’nun aciz despotluklarla dolu olduğunun farkında.

Eğitim uzun yıllardır tersine bir çaba gösterilse de ve hatta uygulamalarda kendini gösterse de hala laik. Bu gerçekle yüzleşmek gerekiyor. Çok yanlış milli eğitim ve yükseköğretim politikalarına sahip olunsa da toplum eğitimden yana açık bir tavır içerisinde. Fırsat eşitsizlikleri yoğun olarak yaşansa da her aile, çocuklarını eğitmenin, kültürü aktarmanın ve istihdam döngüsüne katmanın gerekliliğine inanıyor.

Sivil toplum, manipüle edilen kitlelere ve hükümet politikalarına rağmen halen seküler bir yaşamdan yana. Din hayatın içinde, ancak sivil toplum üzerinde halen yoğun bir baskı aracı olarak kullanılmıyor ki aslında bu baskıyı devlet eliyle daha çok kullanılıyor. Mesela Cuma namazına gitmeye dönük olarak toplumsal veya örgütlü bir baskı yok, ancak bu namaza devam edilmesine dair devlet politikası örtük ya da yarı açık olarak devam ediyor. Üstelik Cuma Hutbesi olarak okunan metin dini bir metinden çok endoktrinasyona dayalı teopolitik bir metin olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden hükümetin cami inşa etme politikalarına karşın camiler yeterince dolmuyor veya kamusal dinden uzaklaşıyor insanlar.

Yukarıda verdiğim örnek daha çok sivil toplumun gelişme gösterme eğilimi üzerineydi. Türkiye’de ne kadar güç sahibi tartışmalı olan sivil toplum geniş bir meslek skalasında kendini yetiştirmeye çaba gösteriyor ve herhangi bir kamusal ya da sivil ruhban baskısı altında değil. Bu da yazının başlığını az çok yanıtlıyor. Evet, Türkiye kötü bir olasılıkla hiçbir zaman Batı ülkelerinin kriterlerine sahip gelişmiş bir ülke olamaz ama gelişmeye kararsız da olsa devam eder.

Kararsız gelişim nasıl olabilir? Mesela öğretmen başına öğrenci sayısı uzun yıllar boyunca düşer ama bu veri gelişmişlik kriterlerinin çok uzağında kalabilir. Demiryolu uzunluğu, ticaret hacmi, okullaşma oranı, bulaşıcı hastalık oranı, üretilen makale ve patent sayısı, internet hacmi, okullara ödenen bütçeler ve bunun merkezi bütçeye oranı, bisiklet yolu uzunluğu, engellilere yönelik hizmetler, liyakate dayalı atamalar, seçimlerin yapılabilmesi vb. birçok alanda istatistiki olarak ilerleme kaydeder Türkiye. Ancak bu hiçbir zaman orta halli ülkeler koridorunun üst sınırına yaklaştırmaz ülkeyi.

Kendine has yapısıyla “bizden ancak bu kadar olur” kategorisinde değerlendirilen ve yine kendine has harmoniyle oluşmuş kararsız bir ülke olarak yoluna devam eder Türkiye.

Türkiye’den Umudu Kesmek

Farklı yerlerde yıllardır yazan biri olarak o bilindik “ülkeyi kurtarmak” adlı sohbetlerde, yazılarda defalarca bulundum. Hatta bu sitedeki başlangıç yazım bile bunun üzerineydi. Varlığımı hissetmenin en kolay yolu yazmaktı benim için, zira umut vardı.

Neden umut umut olmuştum ki?

Bir şeylerin yanlış olduğunu hissetmekle başlıyor umut, yaş kaç olursa olsun, zaman ne olursa olsun, yer ne olursa olsun. Türkiye de bu konuda büyük bir araştırma sahası olagelmiştir öteden beridir.

Hatta Tanzimat’la başlayan kadim bir mücadele bu. Sultanlara, Mutlak Monarşi’ye karşı bir onur mücadelesi olarak başlayan kıymetli bir olay. Okurken çok farkına varılmasa da eylem ve gösteri yürüyüşü, protesto hakkı gibi hakların fiilen ve yer yer resmen askıda olduğu bir zamanda Tanzimat mücadelesinin ne kadar zor olduğu, ne kadar kıymetli olduğu daha iyi anlaşılıyor.

Devir Cumhuriyet’le taçlandırılıyor. Halk egemenliğinin getirilmesi yanında hemen her alanda radikal yeniliklere yer veriliyor. Bu zamanlardaki en radikal yenilik ise benim için tartışmasız kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesidir. Her ne kadar kadınların mücadelesi de bu hakların elde edilmesinde başat bir faktör olsa da 1930’lu yılların Türkiye’sinde halen kırsallığın hakim ve eğitim seviyesinin halen çok düşük seviyede olması toplumun aslında buna pek de hazır olmadığı tezini kuvvetlendirebilir. Zira toplum, kadını ayıp bir “nesne”, konuşmaya dahil edilemeyecek kadar “günahkâr” bir varlık olarak görüyordu ve açık ara bu reform sert bir devlet ve elitler aracılığıyla getirildi.

Sırada çok partili hayata kesin geçiş vardı. Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye generallerin açık çek vererek gerekirse destek olacakları beyanları vardır ancak İnönü de değişiminden yanadır ve Cumhuriyet bu topraklardan hiç de beklenmeyecek bir şekilde temiz bir demokrasiye geçiş dönemi yaşar.

Belki de tarihi fırsat tam da burada kaçırıldı. Dönemin Başbakan’ı Adnan Menderes idam edilmek yerine adil bir şekilde yargılansaydı bu geleceğin Türkiye’si için bambaşka bir sayfanın açılmasını sağlayabilirdi. Hatta Menderes reformları bizzat kendi yapsaydı yine aynı sayfa çok daha kalıcı açılabilirdi ancak o, muazzam devlet gücü karşısında demokrat kişiliğini kaybetti ve ihtirasa, kibre mahkum oldu.

Olmaması gereken ilk olay yaşanmıştı; Türkiye’nin darbeler tarihi başlamıştı. Artık elit subaylar (ülkenin görece en eğitimli sınıfı), cuntalar, klikler, siyasetçi kurmaylar zehri almıştı ve sık sık yönetime ya müdahale edeceklerdi ya da gözdağı vereceklerdi.

Halbuki İnönü’den sonraki geçiş ne de umut doluydu.

Yine de 1960’lardan itibaren kaynayan toplum 1980’lerde zirveye ulaştı ve çok sert bir askeri darbe ile Türkiye sivil toplumu kaybedildi. Kayıp ve zarar o kadar büyüktü ki sanattan, edebiyata, sinemadan, gazeteciliğe, üniversitelerin bağımsızlığından, bürokrasiye kadar tüm devlet örgütünü sardı ve sivil toplum yasaklandı. Artık yeni bir devlet düzeni vardı ve vatandaşlar da buna uyarsa devlet pek memnun olurdu.

Buraya kadar olan süreçte yapısal en büyük iki sorun egemenliğin aslında millete sistemsel olarak verilmemesidir ki bunlar %10 seçim barajı ve hatalı seçim sistemi.

2002 yılına gelindiğinde %34 oyla Türkiye parlamentosunun %65’ine sahip olan bir iktidara sahip olmak gibi irrasyonalite tam da bunun sonucudur. Türkiye’nin kurumsal muhalefetinin olmasına karşın sivil muhalefetinin etkisiz olduğu zamanların tam da bu zamana denk gelmesi, hemen öncesinde Avrupa Birliği reformlarının yapılmış, radikal anayasa değişikliklerinin yapılmış olması, ABD kaynaklı parasal genişleme, küresel internet ve teknoloji yaygınlaşması %65’lik iktidarın art arda gelen en büyük şanslarıydı.

Söz konusu hükümetin merkez sağdan sola bürokratik liyakate sahip kişilerden oluşması, Türkiye’nin parlamenter demokrasi ile yönetiliyor olması, iyi kötü yargı bağımsızlığı olması ve belki de en önemlisi bu kadroların, önceki hükümet döneminde yapılan mali disiplin ve para politikasına sıkı sıkıya bağlı kalması (mimarı Kemal Derviş’tir) halkın nezdinde iktidara art arda artan seviyede yetki verilmesiyle sonuçlandı ve o kaçınılmaz olay gerçekleşti.

Muazzam devlet gücü karşısında güç zehirlenmesi yaşamak ve kibre bulaşmak.

Nihayetinde dönemin Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan gittikçe markalaştı ve Türkiye’yi bizzat kendisi “Türk tipi başkanlık sistemi” adıyla bilinen bir sistemin içine hapsetti (Dönemin muhalafet partisi lideri Devlet Bahçeli’nin katkısı sayesinde yaşandı). Bu sistemde yasama, yürütme ve yargı güçleri fiilen birleşiyor ve bu muazzam güç resmen yürütmeye geçiyor. Sorun şu ki yürütme bir bakanlar kurulundan değil, tek bir kişiden oluşuyor.

Türkiye’nin 2000’li yılların başından 2010’lu yıllara kadar süren alım gücünün sert şekilde düşmesi sonucu halk, bunu iktidarın yerel seçimde oylarının dramatik bir düşüşle kritik onlarca belediyeyi kaybetmesini sağlayarak tepkiselleştirdi. Ancak dönemin muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu her ne kadar kaspayıcı ve partisini sol tandanslı bir hale getirmeye çalışsa da bana göre yanlış yorumladı ve Türkiye Cumhuriyeti seçimler tarihinin en kritik seçimleri olan 2023 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Genel Seçimi’ne kendisinin aday olmasını “sağlayarak” girdi.

Nihayetinde muhalefet hem Türkiye parlamentosunda salt çoğunluğa ulaşamadı hem de siyasi yaşamının en zayıf halinde olmasına rağmen rakibini yenilgiye uğratamadı.

Böylece bıçak gibi ortadan bölünen Türkiye toplumu oluştu ancak ortak noktası her iki tarafın büyük kısmının umutlarının olmamasıydı. Türkiye artık açıkça servet paylaşımının çok aşırı dengesiz olduğu, nüfusun ancak %10’unun Avrupa standartlarında yaşadığı, servetin çok büyük bir kısmının küçük bir elitte (entelektüel olmayan) toplandığı, yargı sisteminin devlete müdahale edemediği, gittikçe güçlenen yürütme erki karşısında yasamanın sadece bir meşruiyet aracına dönüştüğü, yoğun beyin göçü veren ve dış politikasının omurgasını Suriye, Afganistan, Pakistan vb. ülkelerden gelenlerle Avrupa’yı dize getirmek ve romantik milliyetçi duyguları diri tutmak gibi amaca oturtan bir ülkeydi.

Bunca kelamdan sonra ne olabileceğini de belirtmek gerekir.

Öncelikle Tanzimat ve Cumhuriyet’i kuran kadrolara “ayıp” oldu. Nitekim onların mücadele ettiği güç daha büyüktü ve şimdikiyle kıyaslanması bile abes olurdu. Yapılan seçim Türkiye’nin son yarı demokratik seçimiydi. Bundan sonraki seçimlerde tabii ki muhalefet milletvekili kazanacak parlamentoda ancak hiçbir zaman salt çoğunluğa ulaşamayacak bu sayı. Muhalefet yerel seçimlerde tabii ki başarı sağlayacak, hatta büyük kentleri tek tek toplayacak ama hiçbir zaman yerel yönetim özerkliği bugünkü gibi olmayacak hatta hiç olmayacak. Belediyelerin yetkileri ya merkezi yönetime “kanun” yoluyla geçirilecek veya bilinen kayyum yöntemlerine devam edilecek.

Ebeveynler çocuklarını daha liseye geçmeden yurtdışına gidebilmeleri için olanak sağlamaya çalışırken, eğitimden kopanların sayısı da artış gösterecek. Doğudan batıya göç ivmelenecek, nüfus artış hızı sert düşecek. “Türk tipi başkanlık sistemi” artık Türkiye siyasetinin ayrılmaz bir parçası olacak. Avrupa Birliği Türkiye’ye sadece mülteci, sığınmacı veya göçmenlerle ilgili entegrasyon projelerinde baskı uygulayacak. Suriyeliler siyasi kongre düzenleyecek ve siyasi partileşmeye giderek bazı belediyelerde nitelikli çoğunluğa ulaşacak. Türkiye parlamentosunda milletvekilliklerini göreceğiz bu kişilerin.

Türkiye absürt girişimlere şahit olacak. Mesela bir reform kanunu ilga edilecek ve adamın biri Türkiye Halifesi ilan edilecek. Ülke Batı’dan kültürel olarak da siyasi olarak da kopacak. Türkiye bir çeşit Aliyev Cumhuriyeti’ne, Putin Despotluğu’na, bir çeşit Orta Asya Tiranlığı’na dönüşecek.

Bürokrasi şişirilecek ve böylece merkezi yönetimin gücü daha da artırılacak. Bürokraside yeni birimler açıldıkça yeni amirler, yeni memurlar atanacak, yeni malzemeler, yeni makam araçları alınacak. İşin kötü yanı vergilerin nasıl harcandığı ya bilenemeyecek ya da bilinse bile olağan görülecek.

Türkiye belki de ilk kez hem kurumsal muhalefetten hem de sivil toplum gücünden uzunca bir süre mahrum kalacak. Ta ki Tanzimatçılar veya Cumhuriyetçiler kendi yollarını kendileri açana kadar.

Evrimleşen Düşünceler: Gemici’nin Cahilliği ve Mevlana

Mevlana Haftası münasebetiyle bir yazı kaleme almışım, doğal olarak Mevlana’yı tanımlamaya çalışmışım; ancak hemen Mesnevi’ye geçmişim. Ancak ortada büyük bir sorun vardı: Mesnevi’nin bir dizesini bile okumamıştım. Daha girişte bile böyle başlayan bir yazının sonu nasıl gelirdi acaba?

Mesnevi’nin insan üzerindeki etkilerini neye göre yorumlamışım belli değil, kaynak da yok. Üstelik sema töreninin turistik boyutuna doğrudan döviz desteği açısından bakmışım. Halbuki sema töreni bambaşka bir seviyeyi temsil eden tasavvufi bir ritüel.

Mevlana zaten büyük bir şahsiyet ancak eserlerini Türkçe yazmadığı için epey bir eleştirmişim. Halbuki neden Türkçe yazmadığına, buna göre İran Edebiyatı içinde daha fazla yer almasının sebepleri üzerine durmamışım, zira bilmiyorum.

Öte yandan “gel, ne olursan ol, yine gel” lafzının aslında hiç söylenmemiş, yazılmamış, Mevlana’ya ait olmadığını dile getirmişim ve bunu Prof. Dr. Ortaylı’ya atfederek yapmışım. Özellikle bunu araştırmışım demek ki.

Devamında ise yine aniden Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçe ile ilgili sözüne değinmişim. O zamanlar garip bir Türkçe dili fetişizmi varmış bende. Sanıyorum her beş yazımda bir dönüp dolaşıp buna eğilmişim.

Yine Kaşgarlı Mahmut’tan olması gerektiği gibi ama yüzeysel bahsetmişim. Ancak buradaki söylem orijinal makalede bir üstteki paragraf ile çelişmiş. Burada dil kardeşliği ve kültür çeşitliliğinden dem vurmuşum.

Sonrasını yazmaya bile utanıyorum. Zira Osmanlı’da Türkçe’nin kullanımıyla ilgili tüm yazdıklarım yanlış. Yok normalde düzgün bir Türkçe kullanılıyormuş da, bu fermana geçerken (sanki resmi yazı bir tek fermana yazılıyor.) bozuluyormuş. Üstelik bu bozulmanın ana sebebi fermana metni geçirirken Farsça ve Arapça çok sayıda sözcük eklenmesiymiş.

Bir diğer paragrafta Türk Dil Kurumu’nun (TDK) dilimizdeki yabancı kökenli sözcükleri temizlediği üzerine verdiğim bilgiyle başlayan bir rezalet var. Halbuki TDK’nin kuruluş amacı daha farklı ve doğrudan bu isimle bile kurulmuyor. Erken Cumhuriyet Dönemi’nde dilde sadeleşme atılımı yapılmış hatta işin ayarı biraz kaçmış, sonra bir dengeye çekilmiş nispeten. Paragrafın devamında dilde yabancı kökenli sözcükler olduğu için kendi vatanımızda Fars, Arap olduğumuz yönünde bir hayli absürt bir çıkarımda bulunmuşum.

Yok yok, ben dil olgusunu hiç kavramamışım. Adeta kara leke, Gemici’nin skolastik devrini temsil etmiş yazı. Daha önce bu kadar temelsiz bir yazı yazdığımı hatırlamıyorum.

Yetmemiş bir de gelenek icabı İngilizce öğretimi ve kullanımını yerden yere vurmuşum. Haftada otuz ders saatinin yirmi dört saati İngilizce gören ben yazmışım bunu. Demek ki ara ara Prof. Dr. Sinanoğlu olagelmişim. Son olarak “bunca bu yozlaşmaya TDK ne yapabilir?” veryansınında bulunmuşum ve “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.” diyerek bitirmişim.

Gemici ne yaptın sen yahu?

Evrimleşen Düşünceler: Kısmi Kalkınmamışlık

Belki de yazı dizisinin en çarpıcı örneklerinden biri bu yazı olacak. Zira sıcağı sıcağına Kürt sorununu çözmeye yönelik başlatılan Kürt Açılımı’nı kavramlar üzerinden eleştirmişim.

Ad, medya, dil, yayın, PKK, etnisite, kalkınmışlık, aşiret, diyanet ve sağlık gibi birçok bağlamda ele aldığım kavramlarla bir paradigma denemesinde bulunmuşum. Zamanın ruhuna uygun olarak algıya yenik düşmüşüm ve muhalif kitle nasıl eleştiriyorsa hemen hemen aynı perspektiften eleştiri de bulunmuşum.

Muhafazakar sağ bloğu oluşturan cemaatçiler, siyasal dinciler, “liberaller”, ılımlı milliyetçiler ve aşiretlerin öncülüğündeki “hükümet” sürecin başlangıcını ” İyi şeyler olacak.” demeciyle açmış. Çok eleştirilse de bu durum aslında kangren olmuş bir soruna devlet politikası ile yaklaşmanın cesaretli bir örneği olarak nitelendirilebilir. Açıkça belirtmek gerekir ki Türkiye’nin hem kalkınamama sorunu var hem de demokratikleşememe sorunu var.

Türkiye’nin demokratikleşememe sorununun temelinde yatan şeyi Kürt Sorunu olarak tanımlamak kavramsal olarak çok yerinde. Zira Türkiye’de yerleşik devlet düzeni, kendi güvenlik reflekslerini Kürtler üzerine inşaa etmiş. Sorunu çözemedikleri gibi durduramamışlar, belki en fazla yavaşlatabilmişler. Bu açıdan görüşüm değişmiş. Buna göre Kürt Sorunu sadece bir bölgesel kalkınmamışlık sorunu değil, en azından bununla temellendirecek kadar basit bir konu değil.

Tarih gazetecilerin, medyanın dümeninde olmasına rağmen sürece tam destek verdiklerini gösteriyor. Rağmen diyorum, çünkü medyayı yerden yere vurmuşum. Ne de olsa günümüz halini bilmiyor, ana akım şeklinde bir medyanın kalmadığını bilmiyorum.

Bir etnisitenin belirsiz aralıklarla medyada ya da siyasi kanallarda tekrar edilmesi, tartışılması milli birlik ve beraberliğe zarar vermez. Öyle ki milli birlik ve beraberlik böyle saçma bir gerekçe ile zarar görecek bir şey değildir.

Aradan geçen zaman zarfında fark ediyorum ki devletin güvenlik reflekslerinin temeline Kürtleri yerleştirmesi birçok konunun tartışılmasını imkansız kılıyor. Bunların başında da dil geliyor. Siyasetin önde gelenlerinden tutun da aydınlara kadar birçok insan, Kürtçe bir yazının devletin üniter yapısına zarar vermesi, milli birlik ve beraberliği bozması yönünde sonuçlar doğuracağında hemfikirdi. Halbuki Kürtçe bir televizyon veya radyo kanalı ile yayının devlet sistemini bozması ya o devletin zayıf bir temele sahip olduğunu gösterir ya da ortada bir siyasi alerji olduğunu gösterir.

Dille ilgili herhangi bir Avrupa ülkesinde atıfta bulunmak aslında metodolojik olarak yanlış sonuçlar doğurabilir. Mesela İngiltere ve İspanya’yı öne sürmek gibi… Halbuki Türkiye’de ciddi anayasal değişikliklerle hükümet sistemi, yargı sistemi değiştirildi. Pekala soruna yönelik değişiklikler de yapılabilir ya da sorundan bağımsız değişiklikler yapılabilir. Zira Türkiye’nin hem çağdaş hem de tarihten gelen öz dinamikleri var. Birebir farklı bir ülke yöntemini uygulamak hiç işe yaramayabilir.

Bir örnekle açıklamak gerekirse Türkiye siyasetinin iki de bir öne sürülen en absürt önerilerinden biri il sayısının 100’e çıkarılmasıdır. 81 il olduğuna göre bunun neden 100 gibi yuvarlak bir sayıya yükseltilmesi gerektiğinin altında ucuz popülizmden başka bir şey olmadığı biliniyor. Yine büyükşehir yasası ile köyler birden bire mahalle oldu ve son olarak yargıda yapılan bir düzenleme ile bölge mahkemeleri getirildi. En çarpıcısı da Başbakanlık kurumu ile Bakanlar Kurulu’nun kaldırılması oldu. Cumhuriyet Devrimleri’nden sonra Türkiye devlet sistemi içindeki en radikal değişiklikler bunlar oldu. Ancak genelde muhalafetten gelen tepkiler bilindik siyasi düzlemde kalırken, iktidar dediğim dedik davrandı. Tüm bu tepkilerde tek bir söylem eksikti, o da “Milli birlik ve beraberliğimiz bozar.” ifadesiydi.

Cumhuriyet tarihinin en radikal anayasal ve yasal değişikliklerinde biri oluyor ve milli birliğe zarar vermiyor ancak TRT’nin Kürt kanalı açması milli birliğe zarar veriyor. Bu yakın Türkiye siyasi tarihinde en çok gülünecek şeylerden biri olarak kayıtlara geçiyor.

Buna göre federal yapıya yönelik bir teklifi geçtik, bunu tartışmaya açmak bile terörist olmak için standart bir gerekçe artık. Son zamanlarda görülüyor ki Yerel Yönetimler Özerklik Şartı da aynı etkiyi uyandırdı. Açıkçası bu Avrupa standartları şartının ne olduğunu sanıyorum kimse bilmiyor. Mesela kendi yaşadığı yerin İl Genel Meclisi’nde kim iki kişiyi sayabilir ki? Hemen hemen kimse, zira Devlet denilen şey sadece Ankara olarak benimsenmiş.

Türkiye’ye gri alanlar lazım ve bu gereklilikten siyahlar ve beyazlar hiç de hoşlanmıyor olabilir. Devlet, bir sorunu çözemiyorsa artık alternatif yöntemleri uygulamak zorundadır. Zaten Türkiye’de ucuzlaşmış “Devlet Aklı” söylemi asıl olarak budur.

Sivil bir devletin birincil görevi adalet ve güvenliktir. Geri kalan işler için regülasyonlarda bulunsa da gücü bölünerek yapması demokrasi için daha faydalıdır. Ayrıca herhangi bir etnisiteye mensup insanların sayısını araştırmanın da devletin bölünmez bütünlüğü gibi bir konuya tehdit oluşturması düşünülemez. Zaten olayın kangren olması bundan kaynaklandı gibi görünüyor. Mesela Türkiye’de ne kadar Roman, ne kadar Gürcü veya ne kadar Afgan var bunu araştırmakta bir sorun yokken ne kadar Kürt olduğunu araştırmak hep bir tehdit olarak ya da riskli bir çalışma olarak görüldü.

Bir bakıma kalkınmadan ziyade sorun, demokrasi gibi görünüyor. Önce demokrasi ve özgürlük olursa peşinden kalkınma gelebilir. Bir de herhangi bir kişi, grup, toplum veya etnisitenin kendini nasıl ifade edeceğine akıl alır gibi değil ama başka bir kişi, grup, toplum veya etnisite karar veriyor veya dayatıyor. Tüm eleştirilerin temelinde bu varmış, algı da toplumdaki yansıması da bu olmuş maalesef.

Toprak reformundan bahsetmişim ama güncel bir sorunun 20. yy mantığıyla çözülemeyeceğini atlamışım.

Kendi yazımı okurken hiç bu kadar daralmamıştım. Nihayetinde özgürlük, demokrasi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, tabulardan sıyrılmak sorunu ortadan uzun vadede kaldırabilir. Öyle ki Türkiye’de kapsayıcılık seviyesi ve kurumların gücü bunu yapmaya muktedir.

Üç hızlı değişiklikle Türkiye’de siyasi ve toplumsal olarak rahat bir nefes alınabilir:

  • Seçim barajının %3 gibi bir düzeye indirilmesi
  • Siyasi partilerin genel başkanlık sürelerinin sınırlandırılması başta olmak üzere kapsayıcı ve demokratik düzenlemelere gidilmesi, bunun kanunla korunması
  • Atananlarla seçilenler arasındaki yetki dengesizliğinin giderilmesi

Manifesto: Öğretmenlik Kariyer Basamakları

Her şey kısa sözlerle, dağınık laflarla ve dümensiz toplantılarla açıklanmıyor. Bu yüzden Öğretmenlik Kariyer Basamakları ile ilgili görüşlerim sürecin başında da şimdi de aşağıda belirttiğim gibidir.

Genellikle sosyal örgütlenmenin en yaygın alanı Twitter’dı ve uzunca bir süre konu öğretmenlerin afallamış şekilde “Şimdi ne yapacağız?” sorusu üzerinde döndü. Twitter Space’te yapılan onlarca toplantıdan, katılan yüzlerce öğretmenden pek azı kayda değer fikirler öne sürüyordu zira. Bu süreçte elde edilen tek kazanımsa farklı sendikalara bağlı olan öğretmenlerin sohbet edebilme becerisine sahip olmalarına şahit olmamdı. Yayına bağlanan öğretmenlerin yarısından çoğu olaya ya mesleğin kutsiyeti açısından yaklaşıyordu ya da başöğretmenin tekliği üzerinde romantik yaklaşımlar benimsiyordu. Geri kalanlarının önemli bir bölümünde “ne gerek var böyle bir şeye” tepkisi hakimdi. Pek az sayıda öğretmen ise bu sınavın ve/veya kanunun neden sorunlu olduğu üzerine çıkarımlarda ve çözüm önerilerinde bulunuyordu.

Henüz sendikalardan bile ses gelmiyordu. Ancak fark ettiğim bir gerçek de gün yüzüne çıktı bununla ilgili. Sendika neydi? Emek gösteren kişinin hak ve özgürlüklerini işverene, patrona ya da devlete karşı koruyan değil miydi? Evet. Ancak yaklaşık 1 milyon öğretmenin yarısından fazlası sendikal örgütlenme içindeydi ve örgütlülerin de yarısından fazlası iktidar partileriyle ideolojik bağ içinde olan sendikalara üyeydi. Yine geri kalanı da büyük ölçüde ideolojik bağlılığa sahip muhalif siyasi partilerle kendini konumlandırmıştı. Tabii bu işin bilinen kısmı ve Türkiye’nin kronik sorunlarından biri. Özet olarak aslında Türkiye’de sendikal oluşum yok ya da az. Kurucu ve aidiyetçi kitle, devlet memuru siyasi partilere üye olamadığı için şark kurnazı bir hareketle böyle bir yöntem bulmuş. Zaten okullarda öğretmen davranışları ve gruplaşmaları gözlendiğinde paralel bir yapı göze çarpar. Muhafazakar sağ, merkez sağ, milliyetçi sağ, aşırı sağ, merkez sol, sol, statükocu, eğilimciler, hamili kart yakınları, yakınlarının yakınları, arkam sağlam olsuncular, tedirginler, çekingenler ve nihayet sendikasızlar. Tabii bu işin bilinen kısmı.

İşin bilinmeyen kısmı ise – benim açımdan – yetkili sendika hariç diğer sendikaların ÖMK ve Öğretmenlik Kariyer Basamakları Sınavı (ÖKBS) hakkında pek bir fikir sahibi olmadıklarıydı. Bu da öğretmenlerin sosyal medyada sivil bir örgütlenme işine gitmek zorunda kalmalarından anlaşılıyordu. Bir diğer belirti de muhalif siyasi partilerin ÖMK ve ÖKBS hakkında neredeyse hiç bilgi sahibi olmadıkları üzerineydi. En dişe dokunur siyasi parti tavsiyesi bile öğretmenlere “Bu sınava girmeyin.” denilmesiydi. Yani sendikalarla bağlı oldukları siyasi parti arasında da enformasyon ve analiz süreci zayıftı. Öğretmenlerde adeta dolandırıcılarca Almanya diye İstanbul’a bırakılan köylülerin ruh hali vardı.

Ne istedi öğretmenler? İlk şaşkınlık ve birbirini tanımayan ve farklı sendikalardan olan ya da sendikasız olan bir grup öğretmen ile toplantıya katılmayıp paylaşım yapmakla yetinen diğer öğretmenlerin ezici çoğunluğunun talebi sınavsız bir şekilde 10 yılını tamamlayanların uzman öğretmen, 20 yılını tamamlayanların da başöğretmen yapılmasıydı. Evet, Türkiye’nin nüfusu en yüksek eğitimli devlet personelinin ürettiği fikir buydu.

ÖKBS ile ilgili sınavsız kariyer isteyen öğretmenlere ilk tepkim ise “maaş artışı olmasa kimsenin bu sınava itiraz etmeyeceği” yönünde oldu. Tabii epey eleştiri ve tepki de aldım bu sözüm nedeniyle. Ancak uzun yıllardır öğretmenler odasında bulunan biri olarak maalesef Türkiye’deki öğretmen gerçeği buydu ve sözümün arkasındaydım. Nihayetinde Türkiye’nin dünyadaki en ağır ekonomik bunalımdan geçmesi, alım gücü iyice düşen öğretmenlerin neredeyse tamamının sınava girmek yönünde tercih kullanmasında etkili birer sebep oldu. İktidardaki siyasi ittifak ise yaklaşan cumhurbaşkanı ve parlamento seçimlerini göz önüne alarak soruları dalga konusu olacak şekilde kolay sordu. Değerli fikirleri olan öğretmenlerin, iktidar cephesi sendikalardan istifa eden binlerce öğretmenin, Türkiye’nin yüksek mahkemesi önünde gözaltına alınan öğretmenlerin çabası uçup gitti. Bütün yaz devrimci bir direniş gösteren öğretmenlerin ara tatil dönüşündeki ilk iş günü ise uzman öğretmen, başöğretmen, düz öğretmen şakalarıyla başladı. Bu da sistemin bozuk olduğunun bir diğer göstergesiydi. Evet, sınava giren yarım milyondan fazla öğretmen kariyer atlaması yapmıştı.

Durum tespiti yaptıktan sonra olması gerekenleri gerekçeleriyle açıklayayım. Devletin görevi vatandaşlarını standart veya üstü şekilde “zorunlu eğitim” adı altında evrensel düzeyde eğitmek ve bu yönde gerekli teşkilatı kurmak, tedbirleri almaktır. Yani devlet bu görevi özel sektörle de paylaşabilir ki her eğitim düzeyinde bu yöntem artan bir trendle gözlemlenebiliyor. Öğretmenler dahil her ebeveyn, çocuğunun aldığı evrensel eğitimin kalitesini görme, bilme veya öngörme hakkına sahiptir. Zira gerek vergilerle finanse edilen kamu okullarının gerek vatandaşlarca finanse edilen özel okulların yöneticilerini, fiziksel düzenlemelerini sorguluyorsak öğretmenlerin mesleki bilgi, beceri ve tutumlarının kararlılığını da sorgulamak sistemin kararlı çalışması adına bir gerekliliktir.

Sanılanın aksine Türkiye’de kamu okulları kapalı sistemlerdir. Yani bir öğrenci ya da bir öğretmen idari, adli vb. bir sorun yaşadığında bunu ya kimse bilmez ya da basına çok farklı şekilde yansır. Kimse sorunu ya da gelişmeyi teyit edemediği için herkes elindeki bilgiye veya veriye göre hareket eder. Yapılması gereken baştan aşağı sistemi şeffaflaştırmaktır. Bunun için de öncelikle matematiksel liyakate dayalı bir sistem oluşturulması gerekiyor.

Türkiye’deki okullarda fiilen başkanlık sistemi bürokrasisi uygulanıyor. Yani okul yöneticilerinin en az %85’i iktidar yanlısı sendikalara üyeler ve bu şu anlama geliyor: Okul yöneticisi olmak için ya iktidar yanlısı sendikaya üye olacaksınız ya da iktidar yanlısı sendikaya üye olanlardan okul yöneticisi ataması yapılıyor. Bu da liyakatin tam tersi bir anlayış demektir. Hal böyleyken öğretmenler için gerçek bir kariyer basamakları sistemi oluşturmak imkansız.

Türkiye öğretmenlerinin göze çarpan en genel sorunlarının başında 21. yüzyıl becerilerinden uzak olmaları geliyor. On binlerce öğretmen kitap okumuyor, sanatla ilgilenmiyor, kendi alanına yönelik kişisel gelişim içinde olmuyor, mesleğini severek yapmıyor, öğrencilerle konuşmayı bilmiyor, Türkçe’yi düzgün konuşamıyor, herhangi bir hobisi yok. Öğrencinin gözünde rol model bir çerçeve çizemiyor. Çok az öğretmen yüksek lisans ve doktora eğitimine sahip ki bu oran %1,00 bile değil. Birçok öğretmenin motivasyonu düşük, kendi zümre toplantılarında önemli bir konu olsa bile konuşmuyorlar, katılmıyorlar, direniş göstermiyorlar. İşin ilginci bunlar sendikalı. Hatta son yapılan zümre toplantılarında bile “ne yapmalı?” şeklinde 5 dakika süren bir konuşma bile gerçekleştirmediler kendi zümrelerinde. Genel olarak herhangi bir kurumsal toplantıda herkes bir an önce toplantının sonlanmasını bekliyor, zorunlu ve kritik öneme sahip toplantılarda bile bu durum değişmiyor. Bir diğer sorun ise eleştiriye büyük ölçüde kapalı olmaları. Öğretmen camiasından veya dışarıdan yöneltilen bir eleştiride ilk savunma hattı “Öğretmenlik kutsaldır, bu yüzden beni eleştiremezsin.” şeklinde oluyor.

Bir başka sorun Türkiye’deki öğretmenlerin aşırı devletçi bir anlayışa sahip olması ve aşırı ideolojik düşüncelere sahip olmasıdır. Önemli düzeyde öğretmen kendi tarihine hakim değil, Avrupa tarihini, İslam tarihini bilmiyor, bilim tarihini duymayanlar var. Hemen hemen değişmeyen durağan ideolojik tutumlara sahipler. Kendi kültürel değerlerine hakim değiller ve ancak kültürün değişmesine karşı sert eleştirel tavır içerisindeler. 1 milyon öğretmenin azımsanamayacak kadarı ABD’nin Türkiye’yi işgal edeceği sanrısına sahip, Avrupa’ya imreniyor ancak onu düşman görüyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu antlaşmalarının 2023’te geçersiz olacağına inanan öğretmenler olduğu gibi Ay’a çıkılmadığını düşünen, aşı karşıtı öğretmenler de var. Hatta radikal islamcı eğitimi savunan ve aktif görevde olan öğretmenlere de sık rastlanıyor. Reformist öğretmenler olsa da sayıları az. Beri yandan değişimden korkan bir öğretmen kitlesi var.

Bütün bunlar Türkiye öğretmenlerinin deyim yerindeyse dönüştürülmesi, dinamik hale getirilmesini gerekli kılıyor. Sanıyorum bürokratlar da bunu fark etmiş olmalı ki öğretmenleri harekete geçirmenin tek yolu olarak para ile ödüllendirmeye karar vermişler. Burada atlanmaması gereken nokta ise Türkiye ekonomisinin bunalımda olmasıyla konunun doğrudan ilişkili olmaması. Buna göre alım gücü düşük de olsa yüksek de olsa para ödülü kamu personelini harekete geçirmek için iyi bir yöntem.

Net çözüm ise yukarıda sayılan olumsuz durumlara sahip ve zorunlu emekliliğe yaklaşmış öğretmenlerin sistemden tasfiye edilmesiyle başlayabilir. Bunu takiben belirli üst düzey kriterleri sağlayanlar dışında eğitim fakülteleri kapatılmalı, geleceğe dönük sistemli öğretmen ihtiyacı belirlenmeli ve az sayıda fakülteden mezun olan öğretmen adayları yine mevcut sınavlara girerek öğretmen olarak atanmalıdır. Mesela herhangi bir doçentin ya da profesörün olmadığı tabela üniversitesi eğitim fakültesinden çıkan bir öğretmenin yeni nesil 21. yüzyıl becerisine sahip bir öğretmen olması çok da beklenmemelidir. Kısacası öğretmen atamalarındaki popülist yöntemler rafa kaldırılmalıdır. Bu konuda yapılan dengesiz öğretmen ataması da başka bir yanlıştır. KPSS gibi merkezi sınavların yapılmasının tek amacı sınava giren aynı branşa sahip öğretmenlerden en iyilerini seçmektir ki şimdilik en uygulanabilir yöntem budur. Ancak popülist bir yaklaşımla Türkiye Eğitim Bakanlığı önceden 400-500 okul öncesi öğretmeni ataması yaparken bunu örneğin 8 bine çıkarıyor ve bu durum KPSS’den 55 alanın bile atanmasına yol açıyor. Bu da nihayetinde yıllarca KPSS’ye çalışmak dışında beceri sahibi olamayan öğretmenlerin sisteme alınmasıyla sonuçlanıyor. Evet, atanmaları güzel ama sorunlara romantik yaklaşmak da kötü sonuçlara sebebiyet verir. Bir taraftan aynı sınavdan 90 ve üzeri alıp da kadro dağılımında şansız branşlar da atanamıyor.

Bir diğer çözüm yeteri kadar mezunu yığılan bölümleri de kapatmak olabilir. Daha kaliteli öğretmen personeli için öğretmen liseleri tekrar açılmalıdır. Ancak bunların sayısı da dengeli olmalıdır. Aksi halde her ile bir öğretmen lisesi gibi bir anlayışa girilmemesi gerekir.

Ataması yapılan öğretmenler liyakatli bir süreçten geçtiği için aday öğretmenlik, sözleşmeli öğretmenlik gibi bir ayrımdan uzak tutulmaları, bu uygulamaların kaldırılması gerekiyor. Zira hizmet içi eğitim artık bir rutin olacaktır. Nihayetinde unvanı olsun olması sınavlı kariyerin olması zaruridir. Burada tartışılması ve akademisyenlerce araştırılması gereken konu 10-20 yıl ölçütünün kaç yıl olması gerektiğidir. Genellikle bu tarz süre kriterlerinin yuvarlak sayılardan oluşması zaten bir ölçüt sistemi olmadığına işarettir. Kapsamlı bir performans cetveli ile dinamik bir süre belirlenebilir. Mesela üçten fazla Erasmus+ projesi yöneticiliği yapan öğretmen için süre 9-19 yıl olabilir. Yüksek lisans veya doktora sonrası makalesi yayımlananlar için, makalenin yayımlandığı derginin niteliğine göre bir endeks belirlenebilir. Bunları için bir kılavuz oluşturmak ise sadece zaman alacak bir meseledir.

Kariyerin sınava tabii olmasına ek olarak tezli yüksek lisans ve doktora yapanlar bu süreçten muaf da olabilirler. Ancak hangi alandan yüksek lisans ve doktora yapılabileceğine yönelik bir cetvel de hazırlanmalıdır. Bunun dışında tezsiz yüksek lisans ve formasyon, sertifikasyon uygulamaları muafiyet dışı tutulmalıdır. Ayrıca öğretmenlerin sadece eğitim fakültelerinden mezun olanlar arasından seçilmesi değişikliği zaten bu tarz sorunları da ortadan kaldırabilir.

Gelelim en kritik yere ki bürokratlar hiç sevmez böyle şeyleri; şube müdürü, ilçe milli eğitim müdürü, il milli eğitim müdürü gibi yöneticilerin doktoralı başöğretmenler arasından seçilmeleri, başarılı öğretmenlerin organizasyonlarda görevlendirilmesi uygulamalarına gidilebilir. Bir Türkiye Öğretmenler Akademisi bu öğretmenlerce kurulabilir. Türkiye’de her ne kadar ulusal düzeyde geniş tabanlı bir öğretmen derneği olmasa da bu akademinin kurulması hayal değildir. Bu akademinin il çapından yerel konseylerine yetkiler verilerek eğitimin merkezi olmasının ürettiği sorunlara da çare bulunabilir. Zira her bölgenin, yörenin eğitim ihtiyaçları farklı olabiliyor.

Tüm bunlar ciddi, kapsamlı ve çok paydaşlı planlama gerektiren unsurlar. Eğitime değer.

İdeal Anayasa

Türk Dil Kurumu, Anayasa sözcüğü “Bir devletin yönetim biçimini belirten, yasama, yürütme, yargılama güçlerinin nasıl kullanılacağını gösteren, yurttaşların kamu haklarını bildiren temel yasa, kanunuesasi.” şeklinde tanımlıyor. Aynı kurum devlet sözcüğünü “Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık, bu tüzel varlığın yönetim organları olarak tanımlıyor. Yani tanımlar siyasal olarak örgütlenmiş bir milletin, gücü kime ne şekilde ve ne ölçüde vereceğinin metodolojisini düzenliyor.

Ülkede yaşayan halkın siyasal olarak örgütlenmesi siyasal olarak gruplaşmayı da doğurur ve bu doğaldır. Hemen her ülkede anayasalaşma süreci bu grupların ortak noktada buluşmalarını gerektirir ve çoğu zaman sancılı olagelmiştir. Gruplardan birinin diğerine üstün gelerek üstünlerin anayasasını da oluşturabildiği gibi farklı grupların bir araya gelip doğal bir azınlık oluşturduğu da görülmüştür. Hatta yönetim gücü kapsayıcı kurumlara dağıtılırken bazen de tek bir sömürücü kuruma ya da kişiye de devredilebilmiştir. Tarih bu tek kişi ya da kurumların devrilmesi, devrilmeye çalışılması ya da ürettiği iç savaş örnekleriyle doludur.

Birleşilmesi gereken belki de ilk nokta anayasanın “insan” için yapılması gerektiğidir ama buradaki insan öznesi “her şeyin insan için olduğu” değil “insanın da doğanın bir parçası olduğu” üzerinedir. Aksi halde üretilen şey kötülükten başka bir şey içermez.

“Peki nasıl bir anayasa ile yönetilmeli insanlar?” sorusu hatalı bir giriş olabilir. Anayasa başlı başına insan yönetmek için değil toplumsal örgüt yönetmek için yapılan yine toplumsal bir sözleşmedir. Anayasa öyle bir yapı sergilemeli ve öyle bir devlet örgütü oluşturmalı ki onlarca yıl boyunca değiştirmeye gerek kalmasın. Peki değiştirilemez bir anayasa olabilir mi? Her yeni nesil kuralların içinde büyüyor ve bu kurallara kendi kültürünü de ekliyor. Dolayısıyla statükocu bir anayasa olmayabilir ama anayasaların varlığı ya da değiştirilebilirliği algoritma ile pekala öngörülebilir. Matematiksel veriler neyi değiştirmemiz gerektiğini bize söyleyecek kadar yoğun artık. Bundan yüz yıl sonra anayasalar olmayabilir veya şekil değiştirmiş bile olabilir.

Değişime direnen devletler gelecekte dünya sahnesinde olmayacaklar, değişimi zamanında yapanlar ise her zaman olduğu gibi sahnede olacaklar. Matematik ve bilişim tüm bunları bize sunabilir.

Toplumsal bir sözleşme tartışmaya zaman ayırmaya mahal vermeyecek şekilde evrensel hak ve özgürlükleri vatandaşlara vermeyi düşünmemeli bile. 21. yüzyıl “ne” sorusundan ziyade “nasıl ve ne kadar” sorularıyla daha çok ilgilenen bir zaman dilimi artık.

“Evrensel hak ve özgürlükler tüm insanlar içindir.”

Anayasa kutsallıktan arındırılmalı, özel bir anlam içermemeli, dolayısıyla insanı, devleti ve ona bağlı örgütün herhangi bir birimini ya da aşamasını kutsamamalıdır, metodolojik bir metin olmalıdır. Meritokratik bir demokrasi yaratmalıdır. Herkes herhangi bir devlet hizmetini o işi en iyi bilenden alma hakkına sahip olmalıdır.

Devletin tek bir dile bağımlılığı olmayabilir. Yeter ki yaşamın her alanında, ülkede ya da yerelde yaşayan insanlar tarafından anlaşılabilsin. Bu devletin gücüne işarettir, aksi zaafına. İnsanlarına hiçbir yarar getirmeyen normlar ortadan kaldırılmalıdır. Turistik bir yörede tüm metinlerin ortak dile ek olarak İngilizce olması o bölgeyi ne özerk yapar ne de merkeziyete tehdit hale getirir. Bir bölgede Arapların yoğun olması ek dilin Arapça olmasını gerektirebilirken bu kitlenin yabancı dil seviyesindeki üstünlük Arap bölgedeki ek dilin İngilizce olmasını da gerektirebilir. Bunu da yerel yönetim düzenleyebilmelidir.

Devlet ülkesinde bulunan herkesi vatandaş görebilmeli ve bu statüde değerlendirebilmelidir. Tüm bu değerlendirmeyi koruyan olmalıdır.

Peki kimler karar verici olacak? Meritokratik esaslara göre vekiller, senatörler, temsilciler ya da seçiciler üst düzey niteliklere sahip kişilerden oluşmalı. Esas sorun parlamentonun kaç kanatlı ve kaçar temsilciden oluşacağıdır. İşte bu da algoritmik ve matematiksel bir süreç. Şöyle ki vekil sayısı yasamanın en rasyonel olmasını sağlayacak sayıda olmalıdır. Nüfusa göre vekil sayısı belirlemek gelecekte rasyonel olmaktan uzak bir ilke haline gelebilir. Aynı nüfusa sahip iki ilin çok farklı eğitim düzeyi, sanayileşme, bilimsel üretim, demokratik standartlara sahip özellikleri varsa vekil sayılarının aynı olması beklenmemelidir.

Yürütme yetkisi tek bir kişide de olabilir, yeter ki bu kişinin görev ve yetki alanı yasama ve yargıya giremeyecek şekilde çizilebilsin. Burada önemli olan husus kişilere değil kurumlara yüklenecek güçler ve bu güçlerin devamlılığıdır. Bakanları her ne kadar başkan seçse de görevleri yasama tarafından onaylandıktan sonra başlamalıdır. Bir başka seçenek cumhurbaşkanının ve başbakanın varlığıdır. Bu durumda cumhurbaşkanının kesinlikle sembolik yetkileri olmalı ve evrensel bir kişiliğe sahip biri olmalıdır.

Anayasaları güçlü yapan en güncel ilke evrensel insan hak ve özgürlüklerinin olmadığı bir süreçten kurtularak yapılmış olmasıdır. Zira o zaman anayasanın geniş tabanlı bir mutabakat ile oluştuğu, hatta birbirine benzemezlerin oluşturduğu söylenebilir. Bu da anayasanın korunması güdüsünü en yüksek seviyeye çıkarır.

“Özgürlüğü ihlal eden etmenleri ortadan kaldırmak özgürlüğün ihlali sayılmaz.” ilkesi anayasal özgürlüklerin çıkış noktası olabilir. Kurallar uluslararası hukuk saklı kalmak üzere yabancılar için de geçerli olabilmelidir.

Anayasa kutsaldan arındırıldığı gibi faşizmden de arındırılmalıdır. Aksi halde gerçek bir özgürlükten ve gerçek bir meritokrasiden söz edilemez. zira bu meritokratik bir demokrasinin ruhuna aykırıdır. Anayasa devlet örgütünün işlemesi içindir, devlet de insan içindir. İnsanı kalıplara sokan, etiketleyen, kategorize eden bir anayasa doğanın bir parçası olan insana saygı vadedemez.

Asla seçim barajı uygulanmaz. Siyasi partilerde kadın erkek eşitliği nicel olarak mutlak şart kabul edilir. Belirli bir yaştan sonra siyasi parti genel başkanlığı da vekillik de ve diğer tüm devlet görevleri de sona erer. Milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkede devletin tüm görevlileri için emeklilik zorunlu olmalı ki, en az binlerce alternatif arasından yeni görevliler atanabilsin. Eğer sistem alternatif devlet görevlisi sunamıyorsa o sistemde kesinlikle bir hata olduğu kabul edilmelidir.

Devlet görevine girmek liyakat gerektireceğinden siyasi partilere para yardımı asla devlet tarafından yapılmaz, böylece bir grup kesinlikle kayırılmaz. Bir kişi ikinci kez başkan seçilecekse daha geniş bir mutabakat veya oy oranı aranır.

Teknolojilerin geleceği çizdiği bir dönemde askerlik zorunlu olmaz ama gönüllü olabilir. Gönüllü bile olsa profesyonel bir eğitim esastır. Askeri personel ihtiyacı belirli ve beklendik bir düzeydeyse gönüllü katılımı kabul edilmeyebilir. Zira eğitimin niteliği az sayıda katılımcı olduğunda daha yüksek seviyeye ulaşır.

Başkan, yardımcıları, vekiller, senatörler meritokrasi gereği en az yüksek lisans mezunu olmalı ve alanlarıyla ilgili belirli bir süre deneyime sahip, adli ve idari ceza almamış kişilerden oluşmalıdır.

Bunlar hayal olsa da imkansız ve uzak değil. Çok yakın bir gelecekte anayasalar bu şekilde değişecek ve bunu başaranlar dünya sahnesinden yerini alacaktır. Başaramayanlar ise kısır tartışmalarında kaybolup gideceklerdir.

Her şey anayasa için geniş tabanlı bir mutabakata bağlı.

Gelecekte birbirine benzemezler tarafından bile korunması için bu elzem.