Türkiye’den Umudu Kesmek adlı önceki yazımda hep kötü olasılıkların yaşanması durumunda açıkça belirtmek gerekir ki Türkiye gelişir, gelişmeye devam eder. Bunu yok sayamayız. Peki bu önceki yazımdaki kötü olasılıklarla çelişen bir şey olmaz mı? Hayır.
Gelişmiş ülke olmanın belirli kriterleri var. Bu kriterleri sağladığımız takdirde kesinlikle gelişmiş bir ülke oluruz. Üye olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği (AB) de bir kriterlere dayalı siyasal topluluk ve bunun sosyokültürel ve sosyoekonomik çıktıları var.
Her şeye rağmen, yani Türkiye’nin temel hak ve özgürlükleri hiçe sayan bir yapıyı politika olarak şiar edinmesine rağmen Türkiye sivil toplumu kararlı bir Batı’ya yönelme eğilimini sürdürüyor. Toplum Batı’nın üstünlüğünün farkında ve Doğu’nun aciz despotluklarla dolu olduğunun farkında.
Eğitim uzun yıllardır tersine bir çaba gösterilse de ve hatta uygulamalarda kendini gösterse de hala laik. Bu gerçekle yüzleşmek gerekiyor. Çok yanlış milli eğitim ve yükseköğretim politikalarına sahip olunsa da toplum eğitimden yana açık bir tavır içerisinde. Fırsat eşitsizlikleri yoğun olarak yaşansa da her aile, çocuklarını eğitmenin, kültürü aktarmanın ve istihdam döngüsüne katmanın gerekliliğine inanıyor.
Sivil toplum, manipüle edilen kitlelere ve hükümet politikalarına rağmen halen seküler bir yaşamdan yana. Din hayatın içinde, ancak sivil toplum üzerinde halen yoğun bir baskı aracı olarak kullanılmıyor ki aslında bu baskıyı devlet eliyle daha çok kullanılıyor. Mesela Cuma namazına gitmeye dönük olarak toplumsal veya örgütlü bir baskı yok, ancak bu namaza devam edilmesine dair devlet politikası örtük ya da yarı açık olarak devam ediyor. Üstelik Cuma Hutbesi olarak okunan metin dini bir metinden çok endoktrinasyona dayalı teopolitik bir metin olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden hükümetin cami inşa etme politikalarına karşın camiler yeterince dolmuyor veya kamusal dinden uzaklaşıyor insanlar.
Yukarıda verdiğim örnek daha çok sivil toplumun gelişme gösterme eğilimi üzerineydi. Türkiye’de ne kadar güç sahibi tartışmalı olan sivil toplum geniş bir meslek skalasında kendini yetiştirmeye çaba gösteriyor ve herhangi bir kamusal ya da sivil ruhban baskısı altında değil. Bu da yazının başlığını az çok yanıtlıyor. Evet, Türkiye kötü bir olasılıkla hiçbir zaman Batı ülkelerinin kriterlerine sahip gelişmiş bir ülke olamaz ama gelişmeye kararsız da olsa devam eder.
Kararsız gelişim nasıl olabilir? Mesela öğretmen başına öğrenci sayısı uzun yıllar boyunca düşer ama bu veri gelişmişlik kriterlerinin çok uzağında kalabilir. Demiryolu uzunluğu, ticaret hacmi, okullaşma oranı, bulaşıcı hastalık oranı, üretilen makale ve patent sayısı, internet hacmi, okullara ödenen bütçeler ve bunun merkezi bütçeye oranı, bisiklet yolu uzunluğu, engellilere yönelik hizmetler, liyakate dayalı atamalar, seçimlerin yapılabilmesi vb. birçok alanda istatistiki olarak ilerleme kaydeder Türkiye. Ancak bu hiçbir zaman orta halli ülkeler koridorunun üst sınırına yaklaştırmaz ülkeyi.
Kendine has yapısıyla “bizden ancak bu kadar olur” kategorisinde değerlendirilen ve yine kendine has harmoniyle oluşmuş kararsız bir ülke olarak yoluna devam eder Türkiye.