Kategori arşivi: Genel

Evrimleşen Düşünceler: Kutsal Toprakların Yağmacıları

Hicaz Bölgesi’nden başlayan tarihi bir yazıyı kaleme almışım. Yazıya bir akademisyenden atıf yapmışım ama söz konusu akademisyenden bir ders almış biri olarak asıl alanının ne olduğunu hatırlamamakla beraber akademik aramalarda tarihçi olduğunu tespit ettim. Zira ben kendisinden tarih alanına girmeyen bir ders almıştım.

Öte yandan eğitim fakültesinden mezun olan bir kişi olarak bilimsel araştırma yöntemine hakim olmam gerekse de Türkiye’de lisans düzeyinde bunu karşılayanların önemsiz bir oran oluşturduğu düşüncesindeyim.

Osmanlı Padişahı Sultan II. Mahmut bir taraftan Batılılaşma hareketlerini uygulamaya çalışırken bir taraftan da özellikle Hicaz Bölgesi’nin elde tutulması için bir uğraş göstermiş. Doğruladığım kadarıyla Arap şeyhleri çoktan imparatorluktan ayrılmaya karar vermiş ve bunun altyapısını diplomatik olarak da doldurmaya çalışmışlar. Bunu olağan karşılamakla beraber, şeylerin ve emirlerin bir yöntem olarak intikam vakalarına girişmesini hala olağandışı bir militanlık olarak görmek mümkün.

Arapların bir ülke kurma çabasına yönelik duygularının zıt yönünde Türk nefretinin sürekli beslenmesi devrin sıradan bir olayı aslında. Bunu imparatorluktan kopan her ulus için söyleyebilirim. Ancak Thomas Edward Lawrance’a bağlılıkları bununla açıklansa da İslamiyet kültürüne adeta başkaldırıda bulunmaları bana kalırsa hala patalojik bir vaka.

Fiilen elden çıkmış toprakları doğrudan imparatorluğun başarısızlığı ya da istimalet politikasının kapsayıcı olmamasına bağlıyorum Hicaz Bölgesi için. Bir grup seçkin subay, emrindeki birliklerle kutsal bölgeleri korumaya çalışsa da Osmanlı için beklenen yıkıcı sonucun burada da vuku bulacağı çok açık. Temel sebep lojistik yönetimi ve eksikliği sorunu olarak verilebilir. Dolayısıyla çok da duygusal bir devlet refleksi geliştirmeye gerek yok ancak Rumeli’nin elden çıkmasının devlet için bir travma olduğunu, belki de tek travma olduğunu gözden kaçırmamak da gerek.

Mekke’deki Osmanlı kalesinin yıkılması da bizim için pek bir kayı sayılmaz. Bu tarz mirasın yok edilmesi öncelikle eserin egemenliğine sahip devlet için kayıptır. Ancak ikincil olarak paydaşlarını da ilgilendirir. Çünkü Mekke ziyaretine gelen her Türk vatandaşı burayı ya ziyaret etme ya da inceleme potansiyeline sahipti. ancak Kabe çevresine yüksek gökdelen otellerin ve iş merkezilerinin yapılması fikri pekala ağır basmış Suudi yönetimi için.

“Sabah uyandığınızda Kabe manzarasında kahvaltı yapabileceğiniz Kabe’ye sıfır konutlar” yazan reklam panosu ya da afişini o zamanlar İslamiyet’e hakaret olarak görürken şimdi sadece mirasa maddi ve manevi sahip çıkma becerisinden yoksunluk olarak görüyorum. Zira İslam dünyasına bakıldığında başta Hicaz Bölgesi olmak üzere Türkiye’de de popüler deyimle “ecdat” mirasına pek de sahip çıkıldığı söylenemez. Bu en çok Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi skandalı ile kendini gösteriyor, tarihi İslam eserlerinin siluetini bozmakla devam ediyor.

Hristiyanlık mirasında ise en azından bu kadar yıkım ve mirası olması gerektiği gibi yönetememe becerisi bu kadar merkezde yoğunlaşmamış. Bunu gerek Vatikan’da gerek katedralinden küçük kiliselere varıncaya kadar görmek mümkün.

Ben genelde böyle şeyleri aynı vaka üzerinden örneklendiriyorum: Kanadalı bir inşaat veya maden şirketi sözde korunan orman alanlarımızda adeta bir talana girişiyor, oysa Kanada’da ormanlık alanlarda böyle bir şey gözlenmiyor. Gerek sosyal medyada gerek basında ağırlığı olan yorum ise “Batı’nın ikiyüzlülüğü” oluyor. Neden oluyor? Çünkü bunun alıcısı çok ve satması da çok kolay. Çünkü çok kolay manipüle edilebilecek bir toplum var Türkiye’de. Halbuki olaya ters açıdan bakarsak şunu görebiliriz: Kanada’da ormanlık alanlarda maden aramasını geçtim, asfalt yol açmayı yasaklayan ya da buna izin verilmesi imkansız regülasyonlar varken Türkiye’de ormanıyla, suyuyla, gölüyle talan edilmesinde bir sakınca görülmeyen çevre raporları çıkarmak mümkün, kanunen bir engel yok, olsa da bunu engelleyen bir mahkeme yok, olsa da bir üst mahkeme de maden kazısına engel olabilecek her türlü sorun ortadan kaldırılıveriyor. Binlerce yıldır tertemiz duran göl bir gecede imha edilebiliyor, altın aranırken milyonlarca yıldır tertemiz duran toprak ve akarsu kirlenebiliyor ve tüm bunlar için kimse ceza almadığı gibi başka alanlarda da maden arama lisansı alabiliyorlar. Çünkü onları engelleyebilecek bir regülasyon yok. Ben bu açıdan ne Kanadalı şirketlerde, ne diğer maden şirketlerinde ne de Suudi Arabistan yönetiminde bir suç buluyorum.

Eğer bir ülke maddi ve manevi mirasını korumak istiyorsa devleti buna uygun regülasyonlar yapar, eğer böyle bir gayesi yoksa regülasyonlarda bulunmaz. Dolayısıyla suçu kapitalistlere ve emperyalistlere yıkmak bedavacılık ve romantizmdir.

Manifesto: Öğretmenlik Kariyer Basamakları

Her şey kısa sözlerle, dağınık laflarla ve dümensiz toplantılarla açıklanmıyor. Bu yüzden Öğretmenlik Kariyer Basamakları ile ilgili görüşlerim sürecin başında da şimdi de aşağıda belirttiğim gibidir.

Genellikle sosyal örgütlenmenin en yaygın alanı Twitter’dı ve uzunca bir süre konu öğretmenlerin afallamış şekilde “Şimdi ne yapacağız?” sorusu üzerinde döndü. Twitter Space’te yapılan onlarca toplantıdan, katılan yüzlerce öğretmenden pek azı kayda değer fikirler öne sürüyordu zira. Bu süreçte elde edilen tek kazanımsa farklı sendikalara bağlı olan öğretmenlerin sohbet edebilme becerisine sahip olmalarına şahit olmamdı. Yayına bağlanan öğretmenlerin yarısından çoğu olaya ya mesleğin kutsiyeti açısından yaklaşıyordu ya da başöğretmenin tekliği üzerinde romantik yaklaşımlar benimsiyordu. Geri kalanlarının önemli bir bölümünde “ne gerek var böyle bir şeye” tepkisi hakimdi. Pek az sayıda öğretmen ise bu sınavın ve/veya kanunun neden sorunlu olduğu üzerine çıkarımlarda ve çözüm önerilerinde bulunuyordu.

Henüz sendikalardan bile ses gelmiyordu. Ancak fark ettiğim bir gerçek de gün yüzüne çıktı bununla ilgili. Sendika neydi? Emek gösteren kişinin hak ve özgürlüklerini işverene, patrona ya da devlete karşı koruyan değil miydi? Evet. Ancak yaklaşık 1 milyon öğretmenin yarısından fazlası sendikal örgütlenme içindeydi ve örgütlülerin de yarısından fazlası iktidar partileriyle ideolojik bağ içinde olan sendikalara üyeydi. Yine geri kalanı da büyük ölçüde ideolojik bağlılığa sahip muhalif siyasi partilerle kendini konumlandırmıştı. Tabii bu işin bilinen kısmı ve Türkiye’nin kronik sorunlarından biri. Özet olarak aslında Türkiye’de sendikal oluşum yok ya da az. Kurucu ve aidiyetçi kitle, devlet memuru siyasi partilere üye olamadığı için şark kurnazı bir hareketle böyle bir yöntem bulmuş. Zaten okullarda öğretmen davranışları ve gruplaşmaları gözlendiğinde paralel bir yapı göze çarpar. Muhafazakar sağ, merkez sağ, milliyetçi sağ, aşırı sağ, merkez sol, sol, statükocu, eğilimciler, hamili kart yakınları, yakınlarının yakınları, arkam sağlam olsuncular, tedirginler, çekingenler ve nihayet sendikasızlar. Tabii bu işin bilinen kısmı.

İşin bilinmeyen kısmı ise – benim açımdan – yetkili sendika hariç diğer sendikaların ÖMK ve Öğretmenlik Kariyer Basamakları Sınavı (ÖKBS) hakkında pek bir fikir sahibi olmadıklarıydı. Bu da öğretmenlerin sosyal medyada sivil bir örgütlenme işine gitmek zorunda kalmalarından anlaşılıyordu. Bir diğer belirti de muhalif siyasi partilerin ÖMK ve ÖKBS hakkında neredeyse hiç bilgi sahibi olmadıkları üzerineydi. En dişe dokunur siyasi parti tavsiyesi bile öğretmenlere “Bu sınava girmeyin.” denilmesiydi. Yani sendikalarla bağlı oldukları siyasi parti arasında da enformasyon ve analiz süreci zayıftı. Öğretmenlerde adeta dolandırıcılarca Almanya diye İstanbul’a bırakılan köylülerin ruh hali vardı.

Ne istedi öğretmenler? İlk şaşkınlık ve birbirini tanımayan ve farklı sendikalardan olan ya da sendikasız olan bir grup öğretmen ile toplantıya katılmayıp paylaşım yapmakla yetinen diğer öğretmenlerin ezici çoğunluğunun talebi sınavsız bir şekilde 10 yılını tamamlayanların uzman öğretmen, 20 yılını tamamlayanların da başöğretmen yapılmasıydı. Evet, Türkiye’nin nüfusu en yüksek eğitimli devlet personelinin ürettiği fikir buydu.

ÖKBS ile ilgili sınavsız kariyer isteyen öğretmenlere ilk tepkim ise “maaş artışı olmasa kimsenin bu sınava itiraz etmeyeceği” yönünde oldu. Tabii epey eleştiri ve tepki de aldım bu sözüm nedeniyle. Ancak uzun yıllardır öğretmenler odasında bulunan biri olarak maalesef Türkiye’deki öğretmen gerçeği buydu ve sözümün arkasındaydım. Nihayetinde Türkiye’nin dünyadaki en ağır ekonomik bunalımdan geçmesi, alım gücü iyice düşen öğretmenlerin neredeyse tamamının sınava girmek yönünde tercih kullanmasında etkili birer sebep oldu. İktidardaki siyasi ittifak ise yaklaşan cumhurbaşkanı ve parlamento seçimlerini göz önüne alarak soruları dalga konusu olacak şekilde kolay sordu. Değerli fikirleri olan öğretmenlerin, iktidar cephesi sendikalardan istifa eden binlerce öğretmenin, Türkiye’nin yüksek mahkemesi önünde gözaltına alınan öğretmenlerin çabası uçup gitti. Bütün yaz devrimci bir direniş gösteren öğretmenlerin ara tatil dönüşündeki ilk iş günü ise uzman öğretmen, başöğretmen, düz öğretmen şakalarıyla başladı. Bu da sistemin bozuk olduğunun bir diğer göstergesiydi. Evet, sınava giren yarım milyondan fazla öğretmen kariyer atlaması yapmıştı.

Durum tespiti yaptıktan sonra olması gerekenleri gerekçeleriyle açıklayayım. Devletin görevi vatandaşlarını standart veya üstü şekilde “zorunlu eğitim” adı altında evrensel düzeyde eğitmek ve bu yönde gerekli teşkilatı kurmak, tedbirleri almaktır. Yani devlet bu görevi özel sektörle de paylaşabilir ki her eğitim düzeyinde bu yöntem artan bir trendle gözlemlenebiliyor. Öğretmenler dahil her ebeveyn, çocuğunun aldığı evrensel eğitimin kalitesini görme, bilme veya öngörme hakkına sahiptir. Zira gerek vergilerle finanse edilen kamu okullarının gerek vatandaşlarca finanse edilen özel okulların yöneticilerini, fiziksel düzenlemelerini sorguluyorsak öğretmenlerin mesleki bilgi, beceri ve tutumlarının kararlılığını da sorgulamak sistemin kararlı çalışması adına bir gerekliliktir.

Sanılanın aksine Türkiye’de kamu okulları kapalı sistemlerdir. Yani bir öğrenci ya da bir öğretmen idari, adli vb. bir sorun yaşadığında bunu ya kimse bilmez ya da basına çok farklı şekilde yansır. Kimse sorunu ya da gelişmeyi teyit edemediği için herkes elindeki bilgiye veya veriye göre hareket eder. Yapılması gereken baştan aşağı sistemi şeffaflaştırmaktır. Bunun için de öncelikle matematiksel liyakate dayalı bir sistem oluşturulması gerekiyor.

Türkiye’deki okullarda fiilen başkanlık sistemi bürokrasisi uygulanıyor. Yani okul yöneticilerinin en az %85’i iktidar yanlısı sendikalara üyeler ve bu şu anlama geliyor: Okul yöneticisi olmak için ya iktidar yanlısı sendikaya üye olacaksınız ya da iktidar yanlısı sendikaya üye olanlardan okul yöneticisi ataması yapılıyor. Bu da liyakatin tam tersi bir anlayış demektir. Hal böyleyken öğretmenler için gerçek bir kariyer basamakları sistemi oluşturmak imkansız.

Türkiye öğretmenlerinin göze çarpan en genel sorunlarının başında 21. yüzyıl becerilerinden uzak olmaları geliyor. On binlerce öğretmen kitap okumuyor, sanatla ilgilenmiyor, kendi alanına yönelik kişisel gelişim içinde olmuyor, mesleğini severek yapmıyor, öğrencilerle konuşmayı bilmiyor, Türkçe’yi düzgün konuşamıyor, herhangi bir hobisi yok. Öğrencinin gözünde rol model bir çerçeve çizemiyor. Çok az öğretmen yüksek lisans ve doktora eğitimine sahip ki bu oran %1,00 bile değil. Birçok öğretmenin motivasyonu düşük, kendi zümre toplantılarında önemli bir konu olsa bile konuşmuyorlar, katılmıyorlar, direniş göstermiyorlar. İşin ilginci bunlar sendikalı. Hatta son yapılan zümre toplantılarında bile “ne yapmalı?” şeklinde 5 dakika süren bir konuşma bile gerçekleştirmediler kendi zümrelerinde. Genel olarak herhangi bir kurumsal toplantıda herkes bir an önce toplantının sonlanmasını bekliyor, zorunlu ve kritik öneme sahip toplantılarda bile bu durum değişmiyor. Bir diğer sorun ise eleştiriye büyük ölçüde kapalı olmaları. Öğretmen camiasından veya dışarıdan yöneltilen bir eleştiride ilk savunma hattı “Öğretmenlik kutsaldır, bu yüzden beni eleştiremezsin.” şeklinde oluyor.

Bir başka sorun Türkiye’deki öğretmenlerin aşırı devletçi bir anlayışa sahip olması ve aşırı ideolojik düşüncelere sahip olmasıdır. Önemli düzeyde öğretmen kendi tarihine hakim değil, Avrupa tarihini, İslam tarihini bilmiyor, bilim tarihini duymayanlar var. Hemen hemen değişmeyen durağan ideolojik tutumlara sahipler. Kendi kültürel değerlerine hakim değiller ve ancak kültürün değişmesine karşı sert eleştirel tavır içerisindeler. 1 milyon öğretmenin azımsanamayacak kadarı ABD’nin Türkiye’yi işgal edeceği sanrısına sahip, Avrupa’ya imreniyor ancak onu düşman görüyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu antlaşmalarının 2023’te geçersiz olacağına inanan öğretmenler olduğu gibi Ay’a çıkılmadığını düşünen, aşı karşıtı öğretmenler de var. Hatta radikal islamcı eğitimi savunan ve aktif görevde olan öğretmenlere de sık rastlanıyor. Reformist öğretmenler olsa da sayıları az. Beri yandan değişimden korkan bir öğretmen kitlesi var.

Bütün bunlar Türkiye öğretmenlerinin deyim yerindeyse dönüştürülmesi, dinamik hale getirilmesini gerekli kılıyor. Sanıyorum bürokratlar da bunu fark etmiş olmalı ki öğretmenleri harekete geçirmenin tek yolu olarak para ile ödüllendirmeye karar vermişler. Burada atlanmaması gereken nokta ise Türkiye ekonomisinin bunalımda olmasıyla konunun doğrudan ilişkili olmaması. Buna göre alım gücü düşük de olsa yüksek de olsa para ödülü kamu personelini harekete geçirmek için iyi bir yöntem.

Net çözüm ise yukarıda sayılan olumsuz durumlara sahip ve zorunlu emekliliğe yaklaşmış öğretmenlerin sistemden tasfiye edilmesiyle başlayabilir. Bunu takiben belirli üst düzey kriterleri sağlayanlar dışında eğitim fakülteleri kapatılmalı, geleceğe dönük sistemli öğretmen ihtiyacı belirlenmeli ve az sayıda fakülteden mezun olan öğretmen adayları yine mevcut sınavlara girerek öğretmen olarak atanmalıdır. Mesela herhangi bir doçentin ya da profesörün olmadığı tabela üniversitesi eğitim fakültesinden çıkan bir öğretmenin yeni nesil 21. yüzyıl becerisine sahip bir öğretmen olması çok da beklenmemelidir. Kısacası öğretmen atamalarındaki popülist yöntemler rafa kaldırılmalıdır. Bu konuda yapılan dengesiz öğretmen ataması da başka bir yanlıştır. KPSS gibi merkezi sınavların yapılmasının tek amacı sınava giren aynı branşa sahip öğretmenlerden en iyilerini seçmektir ki şimdilik en uygulanabilir yöntem budur. Ancak popülist bir yaklaşımla Türkiye Eğitim Bakanlığı önceden 400-500 okul öncesi öğretmeni ataması yaparken bunu örneğin 8 bine çıkarıyor ve bu durum KPSS’den 55 alanın bile atanmasına yol açıyor. Bu da nihayetinde yıllarca KPSS’ye çalışmak dışında beceri sahibi olamayan öğretmenlerin sisteme alınmasıyla sonuçlanıyor. Evet, atanmaları güzel ama sorunlara romantik yaklaşmak da kötü sonuçlara sebebiyet verir. Bir taraftan aynı sınavdan 90 ve üzeri alıp da kadro dağılımında şansız branşlar da atanamıyor.

Bir diğer çözüm yeteri kadar mezunu yığılan bölümleri de kapatmak olabilir. Daha kaliteli öğretmen personeli için öğretmen liseleri tekrar açılmalıdır. Ancak bunların sayısı da dengeli olmalıdır. Aksi halde her ile bir öğretmen lisesi gibi bir anlayışa girilmemesi gerekir.

Ataması yapılan öğretmenler liyakatli bir süreçten geçtiği için aday öğretmenlik, sözleşmeli öğretmenlik gibi bir ayrımdan uzak tutulmaları, bu uygulamaların kaldırılması gerekiyor. Zira hizmet içi eğitim artık bir rutin olacaktır. Nihayetinde unvanı olsun olması sınavlı kariyerin olması zaruridir. Burada tartışılması ve akademisyenlerce araştırılması gereken konu 10-20 yıl ölçütünün kaç yıl olması gerektiğidir. Genellikle bu tarz süre kriterlerinin yuvarlak sayılardan oluşması zaten bir ölçüt sistemi olmadığına işarettir. Kapsamlı bir performans cetveli ile dinamik bir süre belirlenebilir. Mesela üçten fazla Erasmus+ projesi yöneticiliği yapan öğretmen için süre 9-19 yıl olabilir. Yüksek lisans veya doktora sonrası makalesi yayımlananlar için, makalenin yayımlandığı derginin niteliğine göre bir endeks belirlenebilir. Bunları için bir kılavuz oluşturmak ise sadece zaman alacak bir meseledir.

Kariyerin sınava tabii olmasına ek olarak tezli yüksek lisans ve doktora yapanlar bu süreçten muaf da olabilirler. Ancak hangi alandan yüksek lisans ve doktora yapılabileceğine yönelik bir cetvel de hazırlanmalıdır. Bunun dışında tezsiz yüksek lisans ve formasyon, sertifikasyon uygulamaları muafiyet dışı tutulmalıdır. Ayrıca öğretmenlerin sadece eğitim fakültelerinden mezun olanlar arasından seçilmesi değişikliği zaten bu tarz sorunları da ortadan kaldırabilir.

Gelelim en kritik yere ki bürokratlar hiç sevmez böyle şeyleri; şube müdürü, ilçe milli eğitim müdürü, il milli eğitim müdürü gibi yöneticilerin doktoralı başöğretmenler arasından seçilmeleri, başarılı öğretmenlerin organizasyonlarda görevlendirilmesi uygulamalarına gidilebilir. Bir Türkiye Öğretmenler Akademisi bu öğretmenlerce kurulabilir. Türkiye’de her ne kadar ulusal düzeyde geniş tabanlı bir öğretmen derneği olmasa da bu akademinin kurulması hayal değildir. Bu akademinin il çapından yerel konseylerine yetkiler verilerek eğitimin merkezi olmasının ürettiği sorunlara da çare bulunabilir. Zira her bölgenin, yörenin eğitim ihtiyaçları farklı olabiliyor.

Tüm bunlar ciddi, kapsamlı ve çok paydaşlı planlama gerektiren unsurlar. Eğitime değer.

Evrimleşen Düşünceler: Sesimi Duyan Var mı?

Liseden beri yazarım bir şeyler. Kitaplığımda eski yazılarımı, gazete makalelerimi incelerken aklıma geldi bu yazı dizisini başlatmak. Zira farklı duygularla, farklı bilgi seviyeleriyle yazdıklarım, artık günümüz düşünce dünyamdan bir hayli uzakta.

İstifçiliği de bırakalı epey oldu. Ancak bu eski yazılar yerini neye bıraktıysa onları da bir yerlerde iz olarak bırakmalıydım. Bu yüzden yazı dizisinin adı da Evrimleşen Düşünceler oldu.

Her yeni deneyim, her yeni bilgi ve her yeni düşünce eskiyi yapılandırıyordu bir yerde.

Sesimi duyan var mı?

Umutsuz bir haykırış olmuş yazıya başlığını veren. Türkiye’de yine beklenmeyen, belki de beklenen, kötü olaylar iyi olaylara karışmış. Yaşanan olaylar sonucu ülkede oluşan politik hava ile kalemimi pek de güzel ve rahat oynatmışım. Halbuki kötü olaylar genellikle çok boyutludur. Sürekli tek boyuttan bakmak ise ne sorunu çözer, ne de sorunun açtığı yeni sorunları.

Şu anda yazı hala yüzeysel. Zira derine inebilecek demokratik bir ortam bulunmuyor. O günün şartlarında kötü olaylara karşı rasyonel eleştirilerde bulunanların bugün haklı olduğu anlaşılıyor.

Yazımı bir hayli romantik milliyetçilik duygusuyla kaleme almışım. Aslında bu sıradan bir hakim unsurun sıradan bir dili. Türkiye’de eğitimden, politikaya, adaletten, insan hak ve özgürlüklerine ne kadar sorun varsa temelinde yatan en önemli şeylerden biri romantik milliyetçilik. O yıllar bu duygunun beni de sarması madyadan, eğitim programına, milliyetçi muhafazakar çevrenin bir ürünü olsa gerek. Halbuki politik gruplardan da izole bir hayat sürmeme rağmen…

Üstüne bir de komplo teorileri eklemişim. Neden? Gizem insanların aklını yormadan sebep üretmesini sağlayacak en basit şeydir. Eskiden beri böyle olagelmiştir. Günümüzde sık sık dile getirilen 2023 yılında Lozan Barış Antlaşması’nın süresinin biteceği söylentilerinin bir yönü de budur. Zira geri kalmışlığın, daha doğrusu bir noktadan daha ileriye bir türlü gidemeyişin altında aranacak şey gizemli bir gücün ya da gizemli bir gerçeğin varlığıdır. Kitle iletişiminin gelişmesi de bunu kolaylıkla yaymış olabilir.

Kendi yazıma dönecek olursam eleştirileri hep kolay tarafa yöneltmişim. Sayıların anlamsızlığını sorgulamamışım ki bunu sorgulayacak analiz alt yapısı o zamanlarda bende olmayabilir. Öyle ki savımı haklı çıkarmak için romantik milliyetçi ve devletçi reflekslerle bir diktatörü bile övmüşüm. Utanç verici!

Gelgelelim doğal afetlerde oluşan toplumsal yardımlaşma duygusunun varlığına işaret etmişim ama hala depremin bir kente nasıl bu kadar zarar verebildiği üzerine kafa yormadan yazıyı sonlandırmışım. Üstelik evlerin yıkılmasının yurtdışında uyandırdığı tepkilerden utanmışım sanırım. Bu da içinde olduğum toplumun bana yüklediği aşağılık kompleksinden ileri gelmiş.

O zamana göre şimdi politik olaylara daha şüpheci yaklaşıyorum. Devlet gözümde halen çok önemli ve vazgeçilmez bir örgüt olsa da gurur duyulacak, tapılacak, baba figürü yerine konacak ve aşırı yetkiyle donatılacak bir varlık değil. Sanıyorum romantik milliyetçiliği ve komplo teorilerini tümüyle çöplüğe attım. Bireylerin ortalama yaşamı boyunca, bunların son derece gereksiz ve zaman alıcı yükler olduğunu düşünüyorum.

Her şeyi bilen veya her şey hakkında bir fikri olan ilkokul mezunları ya da sadece okuryazarların en çok zevk aldığı şeylerin başında romantik milliyetçilik ve komplo teorileri geliyor. Bireylerin kıt zamanlarını doldurmak için artık bunlar son sırada bile olamaz. Zaman çok değerli ve niteliksiz şeylere zaman ayırmak çok büyük bir lüks. Bu da zamanı da parayı da harcamanın bir anlamda bir sanat olduğunu gösteriyor.

İlkelerin etrafında ne kadar insan toplanırsa zaten sesinizi duyan birileri olur.

Bir Araf’ta Kalış Örneği: Ücretli Öğretmen

Türkiye’de türlü sebeplerle bir okulda öğretmen açığı belirir. Sebebi bir öğretmenin gebelik iznine ayrılması olabilir, askere gitmesi olabilir, o branşa yönelik kadrosuzluk olabilir, branşa atama yapılmamış olabilir. Olabilir…

Genellikle sistemin kendine biçen görevini oynamak zorunda kalan okul müdürü için temelde iki seçenek vardır: Ya okulda görevde olan öğretmenlerden bir ya da birkaçına bu eksikliğe dair ders yükünü verecek ya da öğretmen görevlendirmesi yapması için üst kurumdan talepte bulunacak.

Kurumların iç ve dış yazışmalarından habersiz yeni mezun ve atanamamış bir öğretmen için iyi niyetli çabalar artık başlamak üzeredir. Devlet mekanizmasının bulduğu dahiyane bir yöntemle “hiç yoktan iyidir” anlayışı devreye girer ve alanına uysun uymasın ücretli öğretmen alımı çağrısı yapılıverir. Mesleğin heyecanı ve paraya duyulan ihtiyaç ile ilk günden istenen çok da gerekli olmayan birkaç evrak eğitim idarelerine teslim edilir.

En heyecanlı kısmı öğretmenden bir banka hesabı açmasının istenmesidir. Genellikle bu da bir kamu bankası olur.

Nihayet o gün gelir; ücretli öğretmen göreve başlar, aslında başlatılır ancak genellikle o başlatma yazısından onun bile haberi olmaz. Olağan şartlar altında aday öğretmen olması gereken, onlarca hizmet içi eğitimden geçirilmesi gereken bir öğretmen – mesela üç yıllık bir öğretmen gibi – derse girmeye hazırdır.

Memleketinde, hatta onu tanıyanların olduğu yerde, belki de kendi okuduğu okulda öğretmendir o artık. İdealizmin doruklarını yaşamaya başlar, yaptığı işi elinin ucuyla yapmaya çalışmaz.

Ders zili çalar çalmaz derste ne işleyeceğine karar vermeye çalışır, öğretmen zili çaldığında çoktan sınıfta olmaya çalışır. Öğrenciyle, bir model edasıyla selamlaşır. Her öğrenciyle göz göze gelmeye çalışır. Onları tüm birikimiyle etkilemeye çalışır. Bir taraftan da öğretim programına dair içeriği yavaş yavaş vermeye çalışır ki her öğrenci için tam öğrenme gerçekleşebilsin.

Her şey samimi gibi olsa da okullar ziyadesiyle kapalı alanlardır. İçeride ne olup bittiği tam olarak bilinemez. Bilindiği sanılanların çoğu senaryolaştırılmış gerçeklerdir. İşte bu, o okulun kültürü için ücretli öğretmen yabandır, zoraki ve yapay kabullenilen kişidir. Genellikle yok sayılan, yaptığı işin ağırlığı olmayandır.

Ücretli öğretmen ara elemandan fazlası değildir. Aslında bu yazılanların çoğu atanmış aday öğretmenler için de geçerlidir. Dolayısıyla sözüm ona “angarya” bir iş varsa ve yasal olarak mümkünse ücretli öğretmene havale edilir. Olaya öğretmenler odasından bakacak olursak bu havale işi bizzat atanmış, biraz ve üstü deneyim sahibi öğretmenlerce yapılır.

Şaka yollu bile olsa kurul toplantılarında yazman için ücretli öğretmenin adı geçer. Şaka yollu tabii… Kabul ederse artık tüm yıl görev ondadır. Sınıfının başarısından, tuttuğu nöbetten, idari görevlerden deneyimli bir öğretmen kadar sorumludur. Önemli bir günde programda konuşma yapma işi bile verilir ücretli öğretmene. İlgili zümrenin desteği ve örtülü baskısıyla konuşma görevi alınmıştır ancak deneyimli atanmışlar “bu yükü de attık” başlığı altında geyik muhabbetlerine çoktan başlamışlardır.

Ücretli öğretmenlerin neredeyse hiç bilmediği konu protokol ve buna yönelik konuşmalardır. Bunu maalesef çoğu deneyimli öğretmen ve okul müdürü de bilmez. Aslına bakılırsa deneyim kurumsal olarak görevde ne kadar zaman geçirildiği ile ilgili olduğu için bu gayet olağandır. Zira Milli Eğitim’de görev süresi düşük ama alan ve kurumsal bilgisi yüksek kişiler sevilmez, “ukala” yaftası yerler. Bir şekilde dışlanırlar. Kurum kültürü denilen şey büyük ölçüde gelenekçidir, statiktir. Asla yeniliği ve bunu savunanı sevmezler. Zamansal deneyim çok önemlidir ve kurumun tabusudur. Bu yüzden ücretli öğretmen hiç önemsenmez, ancak söz konusu angarya ise adı mutlaka anılır.

Kurum kültürüne ayak uyduramayan öğretmen ise sohbetten uzaklaşır, dışlanmışlığın getirdiği duyguyla mutsuz olur. Yine veliler konusunda bile deneyimli atanmışların yeterince desteğini alamayabilir. Tabii yeri gelmişken şunu belirtmekte yarar var: Atanmış aday öğretmen yoğun destek alır. Bu destek, tüm yıl boyunca, özellikle bu iş için görevlendirilmiş deneyimli bir öğretmenin danışmanlığı ile başlar; ilçe milli eğitim müdürü, maarif müfettişin ile devam eder.

Ücretli öğretmen ise kendi çabasıyla danışır, öğrenmeye çalışır, genellikle edindiği bilgiler zayıf ve etkisizdir. Nihayetinde zaten saygın başlanmayan bir göreve, öğrenci ve velinin saygınsız tutumu da eklenebilir.

Ücretli öğretmen yönetmelikle ilgili onun için çok şaşırtıcı bir maddeyi dillendirdiğinde bir grup öğretmen mutlaka şu cümleyi kurar: “Daha görürsün hocaaaam. Daha öğrenirsin hocaaam. Daha neler göreceksin hocaaam. Onu da görürsün hocaaam. Bizim zamanımızda…”

Sözün özü ücretli öğretmen sorumluluk yüklenmiş ancak yaptırımlardan azade olmasına rağmen (olası bir hatada en fazla ücretli öğretmenliği sonlandırılır, gelecekte atanmasına engel değildir.) en fazla baskıyı, stresi hisseden; buna rağmen bir o kadar da yardım ve destek alamayan kişidir. Duruma tezat oluştururcasına okuldaki ağırlığı olan çoğu öğretmenden daha ufku geniş, daha eğitimci, daha idealist, daha yenilikçidir. Ancak okul kültürü için bunlar dışlanması gereken tehlikeli olgulardır.

Ücretli öğretmen, devletin gözünde asla bir öğretmen değildir. Bunu en iyi devlet bilir.

İdeal Anayasa

Türk Dil Kurumu, Anayasa sözcüğü “Bir devletin yönetim biçimini belirten, yasama, yürütme, yargılama güçlerinin nasıl kullanılacağını gösteren, yurttaşların kamu haklarını bildiren temel yasa, kanunuesasi.” şeklinde tanımlıyor. Aynı kurum devlet sözcüğünü “Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık, bu tüzel varlığın yönetim organları olarak tanımlıyor. Yani tanımlar siyasal olarak örgütlenmiş bir milletin, gücü kime ne şekilde ve ne ölçüde vereceğinin metodolojisini düzenliyor.

Ülkede yaşayan halkın siyasal olarak örgütlenmesi siyasal olarak gruplaşmayı da doğurur ve bu doğaldır. Hemen her ülkede anayasalaşma süreci bu grupların ortak noktada buluşmalarını gerektirir ve çoğu zaman sancılı olagelmiştir. Gruplardan birinin diğerine üstün gelerek üstünlerin anayasasını da oluşturabildiği gibi farklı grupların bir araya gelip doğal bir azınlık oluşturduğu da görülmüştür. Hatta yönetim gücü kapsayıcı kurumlara dağıtılırken bazen de tek bir sömürücü kuruma ya da kişiye de devredilebilmiştir. Tarih bu tek kişi ya da kurumların devrilmesi, devrilmeye çalışılması ya da ürettiği iç savaş örnekleriyle doludur.

Birleşilmesi gereken belki de ilk nokta anayasanın “insan” için yapılması gerektiğidir ama buradaki insan öznesi “her şeyin insan için olduğu” değil “insanın da doğanın bir parçası olduğu” üzerinedir. Aksi halde üretilen şey kötülükten başka bir şey içermez.

“Peki nasıl bir anayasa ile yönetilmeli insanlar?” sorusu hatalı bir giriş olabilir. Anayasa başlı başına insan yönetmek için değil toplumsal örgüt yönetmek için yapılan yine toplumsal bir sözleşmedir. Anayasa öyle bir yapı sergilemeli ve öyle bir devlet örgütü oluşturmalı ki onlarca yıl boyunca değiştirmeye gerek kalmasın. Peki değiştirilemez bir anayasa olabilir mi? Her yeni nesil kuralların içinde büyüyor ve bu kurallara kendi kültürünü de ekliyor. Dolayısıyla statükocu bir anayasa olmayabilir ama anayasaların varlığı ya da değiştirilebilirliği algoritma ile pekala öngörülebilir. Matematiksel veriler neyi değiştirmemiz gerektiğini bize söyleyecek kadar yoğun artık. Bundan yüz yıl sonra anayasalar olmayabilir veya şekil değiştirmiş bile olabilir.

Değişime direnen devletler gelecekte dünya sahnesinde olmayacaklar, değişimi zamanında yapanlar ise her zaman olduğu gibi sahnede olacaklar. Matematik ve bilişim tüm bunları bize sunabilir.

Toplumsal bir sözleşme tartışmaya zaman ayırmaya mahal vermeyecek şekilde evrensel hak ve özgürlükleri vatandaşlara vermeyi düşünmemeli bile. 21. yüzyıl “ne” sorusundan ziyade “nasıl ve ne kadar” sorularıyla daha çok ilgilenen bir zaman dilimi artık.

“Evrensel hak ve özgürlükler tüm insanlar içindir.”

Anayasa kutsallıktan arındırılmalı, özel bir anlam içermemeli, dolayısıyla insanı, devleti ve ona bağlı örgütün herhangi bir birimini ya da aşamasını kutsamamalıdır, metodolojik bir metin olmalıdır. Meritokratik bir demokrasi yaratmalıdır. Herkes herhangi bir devlet hizmetini o işi en iyi bilenden alma hakkına sahip olmalıdır.

Devletin tek bir dile bağımlılığı olmayabilir. Yeter ki yaşamın her alanında, ülkede ya da yerelde yaşayan insanlar tarafından anlaşılabilsin. Bu devletin gücüne işarettir, aksi zaafına. İnsanlarına hiçbir yarar getirmeyen normlar ortadan kaldırılmalıdır. Turistik bir yörede tüm metinlerin ortak dile ek olarak İngilizce olması o bölgeyi ne özerk yapar ne de merkeziyete tehdit hale getirir. Bir bölgede Arapların yoğun olması ek dilin Arapça olmasını gerektirebilirken bu kitlenin yabancı dil seviyesindeki üstünlük Arap bölgedeki ek dilin İngilizce olmasını da gerektirebilir. Bunu da yerel yönetim düzenleyebilmelidir.

Devlet ülkesinde bulunan herkesi vatandaş görebilmeli ve bu statüde değerlendirebilmelidir. Tüm bu değerlendirmeyi koruyan olmalıdır.

Peki kimler karar verici olacak? Meritokratik esaslara göre vekiller, senatörler, temsilciler ya da seçiciler üst düzey niteliklere sahip kişilerden oluşmalı. Esas sorun parlamentonun kaç kanatlı ve kaçar temsilciden oluşacağıdır. İşte bu da algoritmik ve matematiksel bir süreç. Şöyle ki vekil sayısı yasamanın en rasyonel olmasını sağlayacak sayıda olmalıdır. Nüfusa göre vekil sayısı belirlemek gelecekte rasyonel olmaktan uzak bir ilke haline gelebilir. Aynı nüfusa sahip iki ilin çok farklı eğitim düzeyi, sanayileşme, bilimsel üretim, demokratik standartlara sahip özellikleri varsa vekil sayılarının aynı olması beklenmemelidir.

Yürütme yetkisi tek bir kişide de olabilir, yeter ki bu kişinin görev ve yetki alanı yasama ve yargıya giremeyecek şekilde çizilebilsin. Burada önemli olan husus kişilere değil kurumlara yüklenecek güçler ve bu güçlerin devamlılığıdır. Bakanları her ne kadar başkan seçse de görevleri yasama tarafından onaylandıktan sonra başlamalıdır. Bir başka seçenek cumhurbaşkanının ve başbakanın varlığıdır. Bu durumda cumhurbaşkanının kesinlikle sembolik yetkileri olmalı ve evrensel bir kişiliğe sahip biri olmalıdır.

Anayasaları güçlü yapan en güncel ilke evrensel insan hak ve özgürlüklerinin olmadığı bir süreçten kurtularak yapılmış olmasıdır. Zira o zaman anayasanın geniş tabanlı bir mutabakat ile oluştuğu, hatta birbirine benzemezlerin oluşturduğu söylenebilir. Bu da anayasanın korunması güdüsünü en yüksek seviyeye çıkarır.

“Özgürlüğü ihlal eden etmenleri ortadan kaldırmak özgürlüğün ihlali sayılmaz.” ilkesi anayasal özgürlüklerin çıkış noktası olabilir. Kurallar uluslararası hukuk saklı kalmak üzere yabancılar için de geçerli olabilmelidir.

Anayasa kutsaldan arındırıldığı gibi faşizmden de arındırılmalıdır. Aksi halde gerçek bir özgürlükten ve gerçek bir meritokrasiden söz edilemez. zira bu meritokratik bir demokrasinin ruhuna aykırıdır. Anayasa devlet örgütünün işlemesi içindir, devlet de insan içindir. İnsanı kalıplara sokan, etiketleyen, kategorize eden bir anayasa doğanın bir parçası olan insana saygı vadedemez.

Asla seçim barajı uygulanmaz. Siyasi partilerde kadın erkek eşitliği nicel olarak mutlak şart kabul edilir. Belirli bir yaştan sonra siyasi parti genel başkanlığı da vekillik de ve diğer tüm devlet görevleri de sona erer. Milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkede devletin tüm görevlileri için emeklilik zorunlu olmalı ki, en az binlerce alternatif arasından yeni görevliler atanabilsin. Eğer sistem alternatif devlet görevlisi sunamıyorsa o sistemde kesinlikle bir hata olduğu kabul edilmelidir.

Devlet görevine girmek liyakat gerektireceğinden siyasi partilere para yardımı asla devlet tarafından yapılmaz, böylece bir grup kesinlikle kayırılmaz. Bir kişi ikinci kez başkan seçilecekse daha geniş bir mutabakat veya oy oranı aranır.

Teknolojilerin geleceği çizdiği bir dönemde askerlik zorunlu olmaz ama gönüllü olabilir. Gönüllü bile olsa profesyonel bir eğitim esastır. Askeri personel ihtiyacı belirli ve beklendik bir düzeydeyse gönüllü katılımı kabul edilmeyebilir. Zira eğitimin niteliği az sayıda katılımcı olduğunda daha yüksek seviyeye ulaşır.

Başkan, yardımcıları, vekiller, senatörler meritokrasi gereği en az yüksek lisans mezunu olmalı ve alanlarıyla ilgili belirli bir süre deneyime sahip, adli ve idari ceza almamış kişilerden oluşmalıdır.

Bunlar hayal olsa da imkansız ve uzak değil. Çok yakın bir gelecekte anayasalar bu şekilde değişecek ve bunu başaranlar dünya sahnesinden yerini alacaktır. Başaramayanlar ise kısır tartışmalarında kaybolup gideceklerdir.

Her şey anayasa için geniş tabanlı bir mutabakata bağlı.

Gelecekte birbirine benzemezler tarafından bile korunması için bu elzem.

Eleştiri ama Neden

Yıllar önce yerel bir gazetede başlamıştım yazmaya. Kütüphanelerde zaman geçirme kültürünün bir mirası olarak bu yerel gazetenin arşivlerine girmeyi de severdim. Arşivlere girdiğimde fark ettiğim ilk şey dağınıklıktı. Düzeltmek o andan itibaren benim için bir tutku halini aldı.

İlerleyen zamanlarda yazılarımdan küçük sözcük değişiklikleri yapılırken, bu durum git gide cümle ve paragraf halini almaya başladı. Sonunda bir gün beklediğim an geldi: Tümüyle sansür!

Yazmanın engellenmesinin ötesinde bir durum vardı aslında. Bu düşüncenin de engellenmesiydi. Halbuki insanlığın kanlı çatışmalarla kazandığı haklardı düşünce ve ifade özgürlüğü.

Sadece ben değil, aslında geniş halk kitleleri düşüncelerini bastırma yoluna gitti, ifadelerini kilitledi. Ancak bunca zaman sonra ortada düşüncenin ve ifadenin olmayışının ürettiği bir şey vardı. O kadar düşünülmemiş ve ifade edilmemiş olay ya da durumlar vardı ki sonunda zaten düşünmeyi ve ifade etmeyi tercih etmeyenler toplum önünde kalmıştı.

Öte yandan özgürlük hissedilen bir duygudur. Sanılanın aksine yasalar bunun sınırlarını tam olarak çizemez. Bir ortaokul öğrencisinin özgürlük çerçevesi ile bir yetişkinin özgürlük çerçevesi nasıl farklıysa, orta yaşlı birinin özgürlük anlayışı ile yaşlı insanların özgürlük anlayışı da farklıdır.

Öyleyse hissedilen özgürlüğün korunması gerekir. Bunun için birçok çıkış yolu olsa da en rasyoneli “Özgürlüğü ihlal eden etmenlerin ortadan kaldırılması özgürlüğün ihlali sayılmaz.” ilkesidir. Bu ilkeyi tamamlayan bir diğer ilkeyi de J. J. Rousseau “Özgürlük insanın her istediğini yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır.” sözüyle açıklar.

Gelişmek için eleştirmek, eleştirmek için de düşünmek gerekiyor. Tüm bunlar içinse özgürlük.

Yanlış giden çok şey var, önce özgürlüğü kurtaracağız!