admin tarafından yazılmış tüm yazılar

Bundan Sonra Ne Olacak

Tanzimat’tan Meşrutiyet’e, Cumhuriyet’ten çok partili düzene, AB reformlarına kadar üretilen çaba ve azim mirasımızdır. Türkiye’nin Putin Despotluğu, Aliyev Tiranlığı haline gelmesine müsaade etmeyeceğiz.

Bir Cumhuriyet Konuşması

29 Ekim 2024

Değerli Okul Paydaşları,

İkinci yüzyılımızdaki ilk Cumhuriyet Bayramı coşkusunu sizlerle paylaşıyorum.

Cumhuriyet ne kazandırdı bizlere? Bakınız çok basit bir örnekle gireyim. Buralar Türkiye’nin en verimli tarım arazilerinden birine sahip. Aramızda bağı, bahçesi, tarlası olan nice insan var. Ticaret yapanı, tarım yapanı var. Mesela Osmanlı yenilenmeye karar vermeden, yüzünü Avrupa’ya dönmeye başlamadan önce toprak satın alma diye bir hak yoktu. Paranız olsa bile birinden toprak alamıyordunuz. Zira topraklar ya padişah ya da padişaha yakın kişilere aitti. Ülkenin tamamına yakını köylerde yaşıyor; padişahı görme, duyma olasılığın yok, ona yakın kişilere erişmek şöyle dursun el pençe divan durmak zorundasın. Kazara toprak sahibi oldun diyelim, her an geri alınabilir. O padişah almaz, onun yerine saltanatla geçen oğlu, kardeşi alabilirdi. Bu sorun mülkiyet hakkı ile çözüldü. Ama bazı insanlara değil, herkese verildi. Hak dediğiniz şey herkese verildiğinde haktır zaten.

600 yıl hükümranlığı sürmüş bir devlet Osmanlı. Yıkılmaya en yakın olduğu an adalet sisteminin en bozulduğu an. Sizi menkıbeci tarih anlayışıyla sıkmak istemiyorum ama Bizans halkı bile kendi devletinden bıkmış Osmanlı hoşgörüsüne sığınmış zamanında, sonra ne oldu da kadılar rüşvetle suçlu salıverir oldular? Ne oldu da ordunun gözbebeği yeniçeriler baskıcı, zorba, haraççı esnafa dönüştüler?

Anadolu kadim bir coğrafyanın adıyken ne oldu da yoksulluğun, garibanlığın simgesi haline geldi? Ne oldu da Pir Sultan Abdal’ın

“Yürü bre hızır paşa

Senin de çarkın kırılır

Güvendiğin padişahın

O da birgün devrilir.”

Sözü anlamlı hale geldi? İşte bu sorularla Cumhuriyet’e analitik yaklaşmamız lazım.

Devletin en zor zamanında sürekli yaşanan yenilgiler sonucu devlet kendini sorgulamış neden yeniliyoruz diye. Suçu önce orduya atmışlar ama olmamış, hemen her alanda çağın gerisine düşülmüş. Osmanlı bir yol ayrımına girmiş böylece, ya çadır devleti anlayışıyla devam edecek ya da Avrupa devletleri gibi olacaktı.

Hızla modern okullar kurulmuş. Günümüz fen liseleri gibi okullar. Askeri okullar tam da bunun merkezini oluşturmuş. İşte Atatürk kurulan bu okullardan birine giderek bir milletin kaderini değiştirdi. Daha Manastır’da lisede okurken fark etmişti. Devlet daha kolay yönetilebilir sınırlara çekilmeliydi. Yıllar sonra bu düşündüğü sınırlar Misakı Milli olarak yer alacaktı tarihte.

Cumhuriyet padişaha tek adamlığa karşı bir tepkiydi ve bunun farkında olan padişahların olması da bu milletin ayrı bir şansıdır. Padişah bizzat en iyi ben bilirimci tavrından en iyi kanun bilir tavrına dönüşmüştür.

Cumhuriyetimiz devleti yönetirken cemaatlere sırtını dayama, akıl ve mantıkla hareket et, romantize edilmiş duygularla değil der, camiye, kiliseye, havraya, cem evine, inanana, inanmayana eşit mesafede ol der. Tıpkı vergiyi toplarken herkesten aldığın gibi inançta da eşitlikçi ol der. Yani laiktir.

Cumhuriyetimiz vatandaşlarının güvenliğini önceler, adaleti sağlayan mutlak güç olarak tanıtır kendini. Kendisi bu kadar güçlüyken bazen vatandaşını kendisinden bile korumak hisseder. Kurallara kendi de uyar. Yani hukuk devletidir.

Cumhuriyetimiz oynamak isteyen çocuğa park, okumak isteyene okul getirir. Hastaya ya yol ya da hastane getirir. Köyleri kasaba zihniyetiyle değil, köy kent kültürüyle yönetir. Kimse görmeden, kendi de ayırt etmeden ihtiyacı olana el eder, düşeni yerden kaldırır ama vergileriyle destek olup da ihtiyacı olanın utanarak, göz kaçırarak, ağlayarak değil onurla, gururla yardım almasını da sağlar. Yani sosyal devlettir.

Cumhuriyetimiz bizim en değerli olgumuz. Bir yörük ne kadar zahmetini çektiyse, bir pomak da, bir muhacir de, bir Türkmen de o kadar zahmetini çekmiştir. Umutsuzluğu şiar edinmemiştir. Nihayetinde “Demokrasi, insanların demokrasiye inanması değil, demokrasiye inanmadığı yerde bile kurumların demokrasiyi ayakta tutmasıdır.” der cumhuriyetimiz. Bu bağlamda çekilen sıkıntıları çözecek kişileri devletin kademelerine getirmeyi de başarmıştır. Bugün en gurur duyduğumuz projelerin arkasında halen askeri okulları görmek, İTÜ, ODTÜ gibi mühendislik okullarını görmek tesadüf değildir. Önemli olan bayrak dikmek değil, o bayrağın etrafında bayrağa saygı duyacak insanların olmasıdır der cumhuriyetimiz. Yani Atatürk milliyetçisidir.

Cumhuriyet, gidemediğimiz yer bizim değildir der, her yere uzanmaya çalışır, her yerde kendini göstermeye çalışır.

Cumhuriyeti görenlerin bayramı kutlu olsun. Sağ olun, var olun.

Evrimleşen Düşünceler: Aileden Öğretmene

Tarihler 25 Kasım 2008 Salı gününü gösteriyor. Yerel bir gazetede yayımlanan ilk yazım 24 Kasım Öğretmenler Günü ile ilgili. Yazı ilk olunca düşünsel olarak özen de göstermişim. Aradan geçen 16 yıl sonra düşüncelerim büyük ölçüde aynı. Eleştirilerim halen yerinde.

Yazımda ana sınıfına gidemeyen çocukların bu durumunu maddi olanaksızlığa bağlamışım. Halbuki tek sebep o değil. Birincisi devletin kapsayıcılık sorunu, ikincisi bunun yol açtığı okul öncesi öğretmeni norm yetersizliği veya yokluğu, üçüncüsü okul öncesinde taşımalı eğitimin olmayışı ve dördüncüsü okul öncesi eğitimin zorunlu olmayışı. Tabii mesleğin başında alana hakim olamayışın getirdiği eksiklikler bunlar.

Her ne kadar sınav sistemini ve bu sistem içinde velilerin yaklaşımını eleştirsem de tarih o velileri haklı çıkardı. Zira şu an Türkiye’de eğitim almak hiç olmadığı kadar zor, aldığın eğitimle ilgili iş bulmak daha da zor.

Eğitim programı açısından da bir eleştiride bulunmuşum ve her şeyin öğretilmeye çalışmasının çağa uygun bir şey olmadığı şeklinde bir yaklaşımla da bunu temellendirmişim. Son olarak öğretmenlik görevini layık olmak için yapmamız gerektiğini ifade etmişim. Ancak günün sonunda öğretmenlerin artık kimseye “vefa” hariç olmak üzere layık olmak zorunda olmadıklarını düşünüyorum.

Nitelikli öğretmen denilen bir gerçek var ve bu başka bir yazının konusu olsun istiyorum. Büyük ihtimalle bu sitedeki en sert yazı da bu olacaktır.

Meclisin Mutlak Üstünlüğü

Demokrasi doğrudan uygulanabildikçe karşılığını bulan bir süreçtir. Her ne kadar ütopik bir şey olsa da kurumsallaşmış demokrasi meclisler, aracılığıyla kendine vücut bulur. Kurumsallaşma zaman alan bir şeydir ve Türkiye bunu başarmıştır. Çünkü demokratikleşme hamleleri Tanzimat dönemiyle başlamış, Meşrutiyet’le devam etmiş, Cumhuriyet’le taçlanmış, çok partili hayata kalıcı geçişle de temellendirilmiştir.

Türkiye’de halk oy kullanmanın ne kadar değerli bir aktif vatandaşlık eylemi olduğunun çok net farkında. Özellikle seçimlere katılımın %70’lerin altına düşmemesi de bize bunu gösteriyor.

Ancak…

Bu demek değil ki %50’nin altında katılım olan ülkelerde demokratik yaşam yoktur. Tarih profesörü Emrah Safa Gürkan’ın da dediği gibi,

Demokrasi, insanların demokrasiye inanması değil, demokrasiye inanmadığı yerde bile kurumların demokrasiyi ayakta tutmasıdır.”

Büyük olasılıkla katılımı bu belirliyor olabilir. Dolayısıyla katılın çok yüksek olması ile demokratlık arasında olumlu bir ilişki olmayabilir her zaman.

Demokrasinin basit bir kurumsallık için şu aşamaları başarıyla tamamlamış olması gerekir:

  1. Yeteri kadar siyasi partin olmalıdır. Yani ülkede ortak kültürü paylaşan veya bunu dışlayan herkesin görüşlerini az çok yansıtan bir siyasi parti olmalıdır.
  2. Siyasi partilerin kurulması izin veya onaya bağlı olmamalıdır. Böylece zorba partilerin oluşması engellenebilir.
  3. Siyasi partilerin yaşayabilmesi lazım. Yani bağış, ödenek vs kendini asgari örgütleşme düzeyine eriştirebilmelidir her siyasi parti.
  4. Seçimleri kontrol eden bir yargıçlar kurulu olmalıdır.
  5. Seçim barajı olmamalıdır. Ne yerelde ne genelde…
  6. Yasama, yürütme ve yargı açık bir şekilde ayrılmış olmalıdır ve hepsi anayasa veya kurucu yasaların emrine tabi olmalıdır.
  7. Nasıl ki belediye başkan adayları ve muhtar adayları yerel halk tarafından biliniyor, milletvekili adayı da bilinebilmeli. Yani milletvekilini doğrudan halk kendisi seçebilmeli.
  8. Seçimler sonucu hükümetler kurulamasa bile teknokrat veya bürokratlar sayesine devlet nezdinde bu hissedilmemeli ve bunu sağlayacak yasalar kurumsallığı tesis etmiş olmalıdır. Yani hükümet seçilemese bile hastaneler, okullar işlemeye devam edebilmeli, büyük yatırımlar gerçekleşebilmeli, ekonomik veriler bozulmamalıdır. Belediye başkanı seçilemese bile sular akmaya, çöpler toplanmaya devam edebilmeli. Adalet ve güvenlik sağlanmaya devam edebilmeli.

İşte tüm bunların başlangıç yeri meclistir. Türkiye’de bu büyük ölçüde başarılsa da hala kat edilmesi gereken uzun bir yol vardır. Yolun istikameti de Batı’dır, Avrupa’dır. Çünkü Türkiye’de halk Batı değerlerinin ve medeniyetinin ne olduğunu yavaş yavaş anlıyor olabilir.

Devlettaparlık

Türkiye’de toplumun sosyal yapısını ve devleti prangalamış bir kavram var: Kutsal. Türk Dil Kurumu’na göre kutsal sözcüğü,

“1. Güçlü bir dinî saygı uyandıran veya uyandırması gereken; kutsi, mukaddes, mübarek.

2. Tapınılacak veya yolunda can verilecek derecede sevilen; kutsi, mukaddes, lahut,

3. Bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, üstüne titrenilen

4. Tanrı’ya adanmış olan, tanrısal olan“

gibi anlamlara geliyor. Dikkat edilirse her anlamın kendine has ortak bir özelliği var: Değiştirilemezlik, statiklik.

Kutsal olan olgu, olay veya durumları ya değiştiremiyoruz ya da uzun bir zaman diliminde çok zor da olsa revize edebiliyoruz. Öyle ki Türkiye’nin hem devlet hem de sivil toplum bağlamında adeta başının belası bir olgudur kutsallık. Kutsallığın yaşamdaki pratikliğine bakıldığında inanç sistemlerinin, kapsayıcılığı artırma pahasına dokunduğu her şeyi kutsallaştırdığı görülür.

Oruç kutsaldır ama oruç tutan kutsal olmamasına rağmen kutsalmış muamelesine layık görülür. Hatta oruçlunun yanında yemek ve içmek de ” günah” kabul edilir. Namaz kutsaldır ama namaza çağrı yapan hoparlörden gelen ezan da kutsal kabul edilir. Hatta ezanın camilerin ses sisteminden son ses verilmesi ile daha kutsal olabileceği yönünde bir ilişki de olabilir. Hz. Muhammed kutsaldır ama onun hırkası, ayak izi, sakalı da kutsal olarak kabul edilmiştir.

Söz konusu Türkiye olduğunda namaz kılanların ayakkabılarını olması gerektiği gibi ayakkabılığa koymak yerine yere dağınık bir şekilde sermesi de kutsaldır. Bunu, namaz cemaatine sözlü bir şekilde ifade eden akademisyeni de işinden edecek kadar kutsaldır cemaatin serbestliği.

Örnekler çoğaltılabilir ama bunun nedenine bakacak olursak dinin tahakküm etkisinin olduğunu da görürüz. Milliyetçi endoktrinasyonun yeterince güçlü kıldığı Türkiye’de “devlet” olgusu, işin içine son yıllarda dinin de eklenmesiyle içinden çıkılamaz bir hal aldı. Devlet kısmında yeterince görülen bu durum sivil toplumda veya taşra örgütünde de kendini artık iyice hissettiriyor.

Toplum, devlet örgütünde meydana gelen güç savaşına veya kural tanımazlığa karşı herhangi bir refleks geliştiremiyor. Adeta “daha ne kadar kötü olabilir ki” tarzı bir deney söz konusu. Güçler dengesinin bozulması girişimine tepki göstermek şöyle dursun, bunu daha da meşrulaştıracak bir toplum hazır kıta bekliyor. Toplum kritik anayasa değişliği referandumlarında neye “evet” veya “hayır” dediğinin farkında bile değil.

Merkezi devlet, daha da merkezileşiyor, yerel yönetim özerkliği daraltılıyor ve yetkileri merkezi hükümete devrediliyor; toplumun buna karşı geliştirdiği hiçbir örgütlenme belirtisi yok. Burada kayyım uygulamaları da kastedilmiyor. Herhangi bir zamanda belediyeler tarafından yapılan imar faaliyetleri, ertesi gün bir bakanlığın uhdesine bırakılıveriyor.

Tüm bunların yeteri kadar tehlikeli olduğu yetmezmiş gibi toplum da iktidarı veya muhalifiyle bu yaşananları savunabiliyor. Gerekçe de çok basit:

“Devlet büyüktür. Allah devleti başımızdan eksik etmesin. Devlet ayrı hükümet ayrı. Devletin önüne engel bunlar. Dış mihraklar, hainler…”

Halbuki Afganistan, Lübnan, Sudan, Kırgızistan, İran da bir devlet. Yani demem o ki devlet kurmak çok da matah bir şey değil. Menkıbeci bir anlayışla “tarihte şu kadar devlet kurduk” söylemine analitik çerçeveden yaklaşırsak “şu-1” kadar da yıkılmış demek ki kurulanlar. Yani Türkiye’de devlettapıcılık tamamen nitelik değil nicelik üzerine kurulu. Devlet bazen kendini dünyadaki tüm müslümanların lideri olarak görürken bazen tüm Türki devletlerin ayrı düşmüş kardeşi olarak buluveriyor. Mesela bir Ukrayna toplumu, bir Almanya kardeş olarak kabul edilmiyor. Hatta Müslüman olmasına rağmen mezhebi farklı ülkeler bile Türkiye’nin gözünde “diğeri” olarak kabul ediliyor.

Devletin ne olduğu, nasıl işlediği, nasıl yönetildiğinin toplum nezdinde bir önemi yok. Oy kullanıldıktan sonra yapılan sayımlarda muğlak yöntemlerle belediye başkanlığı el değiştiriyor ama toplum veya devlet bunu görmezden geliyor. Zira toplum “oy kullanarak” gereğini yapmış ve orada görevi sona ermiştir.

Biraz zorlama olabilir ama Türkiye’de parlamentonun 5 yılda bir toplanarak kararları alacak bir grup insanı seçmesini düzenleyen bir anayasa değişliği referandumu yapılsa partililer yine blok olarak oylarını kullanırlar ve kabul edilmesini sağlarlar. Öylesine bir akıl tutulması yaşanıyor ülkede zira.

Biraz somut ve yerel bir örnek vermek gerekirse bir valinin yapacağı okul ziyaretinde normalde olması gereken valinin okulun kusurlu yerlerini görmesi, bununla ilgili talimatlar vermesi, iyi yönlerini de desteklemesidir. Ancak Türkiye’de olay artık tam tersi yaşanıyor. Okul valiye hazır hale getiriliyor, vilayet erkanından muhtara kadar herkes seferber ediliyor. Vali hariç yukarıdan aşağıya herkeste gurur yerine “kazasız belasız şu işi halletsek” gibi bir ruh hali yaşanıyor. Ölümüne bir mutsuzluk, ölümüne bir motivasyonsuzluk… Adeta ruh emiciliği…

Buradaki dinamik “vali eksik görmesin”den ziyade devlete karşı “sizin sayenizde şükür” anlayışını teslim etmektir. Maalesef bu şekilde devlet gelişemeyeceği gibi aslında devlet olan varlık “olan biteni de tam algılayamıyor” çünkü gezip dolaştığı yerler makyajlanıyor. Vali görmesin diye çamurlu alana araba park ettirilmesi de bunun bir örneğidir. Evet, çamur görünmüyor, vali çamuru görmedi ve imar faaliyetinin eksiksiz olduğuna hükmetti. Halbuki caf caflı bir caddenin bir arka sokağının bakımsız ve izbe yerlerle dolu olduğunu herkes biliyor. Vali bilmiyorsa asıl sorun budur.

Yine Türkiye’de çok popüler olan AVM’lerin birinde mağaza açılışını vali yapıyor. Kulağa garip geliyor, bir vali mağaza açılışı yapıyor. Buraya kadar normalleştirsek bile absürtlük devamında vuku buluyor. Vali açılışa geleceği için, vali yardımcısı, çeşitli il müdürlüklerinin müdürleri, il emniyet müdürü ve il jandarma komutanı da açılışa katılıyor ve bir giyim mağazası için kırmızı kurdele kesiyorlar. Görünen yüzüyle birkaç saat boyunca o bölge teyakkuz altında oluyor. Tabii bunun günler öncesine dayanan protokol hazırlıkları vardır.

Bu tarz protokoller sonrası çekilen fotoğraflara baktığımızda ceketleri dar gelen ama tek düğmesi başarıyla iliklenmiş bir dizi erkek kişisini görüyoruz. Genellikle de eller önden birleştirilmiş. Yine bunun protokolde yeri olmamasına rağmen pratikte yer almasının tek nedeni “devlete karşı boynumuz kıldan ince, devlet büyüğümüzdür, devletin yanında hep eksiğiz” anlayışıdır.

Deprem farkındalık eğitimi açılıyor tüm kamu görevlilerine. Onlarca kısa videodan oluşan ve kimlik doğrulama yaparak tamamlanabilecek bir eğitim bu. Adında zaten sorunlu bir sözcük var: “farkındalık” Demem o ki 50 bin insanın ölümü yeterince farkındalık sağlamamış olacak ki böyle bir eğitime gerek duyulmuş. Garip ama gerçek örnekler bunlar. Büyük olasılıkla bir deprem afeti sonrası “ben eğitim verdim, onlar kurtaramamış” gibi bir savunmanın alt yapısı bu.

Devletin kutsallığı bir tek 50 bin insanı kurtaramadı. Geride kalanlar saatler sonra karşısında kimi görürse görsün devleti gördü bir bakıma. Şili’den gelen kurtarma ekibi, İsrail’den gelen kurtarmacılar, Yunasistan’dan gelen sağlık görevlileri müesses nizamın sahibi devlet sayesinde buradaydılar, yoksa nasıl cüret ederdi bir dış mihrakın elleri enkazda kalmış birine el uzatmaya.

Türkiye’de bir afette ölen onbinlerce insan için bir şehitlik kanunu çıkarılabilir ve toplumda oluşan stres önlenebilir. Bunun farkında olmak çok acı verici. Kutsalın tanımlarından birinde yer alan üzerine titrenen şeylerden biri de bu işte.

Türkiye’de devlet iyi veya kötü herhangi bir şey yaptığında insanlarda oluşan ilk imge ilkel bir “vardır devletimizin, büyüklerimizin bir bildiği” olgusudur. Tabii bu birdenbire olan bir şey değil, uzun bir süreç. Başarılı bir ana akım yaratma, optimum bir endoktrinasyon.

Şu sıralar bunları alelade bir sokakta dile getirmek vatan hainliği olarak kabul görebilir. Ez cümle yukarıda ifade ettiğim gibi devlet kurmak ve yaşatmak çok da matah bir şey değil. İşte bu da yaşayan bir devlet nihayetinde. Bozulan, yıkılan veya yok olan şey demokrasidir. İlla kutsal bir şey olacaksa – ki olmaması daha iyi – demokrasinin kendisi olmalıdır.

Evrimleşen Düşünceler: “Yaratılmaya Çalışılan Akım: Atatürkçü II. Abdülhamitçilik”

Öz eleştiriye konu olan yazı 14 Nisan 2009’da yayımlanmış. Sanıyorum ilk kez tarih vurguluyorum, zira bu tarihi önemli yapan birkaç durum var.

Birincisi düşünebilen her birey gibi Türkiye’nin girdiği ve daha da sürüklendiği cendereyi görebilmişim.

İkincisi bu yazıyı yazdığım zamanlar, Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ)’nün elebaşı Gülen’in sözde doğum gününün devlet politikasıymışçasına kutlandığı haftaya denk gelmiş.

Üçüncüsü, yazdığım yazı yerel gazete tarafından tehlikeli bulunmamış ve yayımlanmasına karar verilmiş. Tabii ben yazıyı anladıklarından şu anda da şüpheliyim.

Yazının başında bir dizi siyaset felsefesi içeren paragraflar kaleme almışım. O zamanlarda da şimdi olduğu gibi temel dertlerimden biri Türkiye’de devletin bir siyaset felsefesi olmadığı yönündeydi. Tabii şimdi buna o zaman kafaya taktığım kadar takmıyorum; zira ülkenin çok daha yapısal sorunları var. Aslında bu yapısal sorunlar bir siyaset felsefesi oluşturularak çözülebilir ama o işin ayrı bir umutsuz boyutu.

O yıllarda pek de dile getirilmeyen bir durum olan tarihi, hele hele de Osmanlı’yı tek boyutlu ele alamayacağımızı ifade etmişim. Günümüzde toplumun adeta bıçakla ortadan bölünmüşçesine Neo-Osmanlıcı ve Kemalist olarak karşılıklı algılandığını hesaba katarsak yolun sonunun hiç de iyi bir yere çıkmadığı anlaşılabilir.

Sonrasında metne başlığını veren kavramlardan biri olan Atatürkçülük’e giriş yapmışım ve millet egemenliği ile rasyonalizme vurgu yapmışım. Devamında da kronolojik olarak geriye giderek Meşturiyet’in ilanına ve Kanuni Esasi’nin yürürlüğe girmesini ele almışım.

Doğal olarak bu aşamada Osmanlı Padişahı Sultan II. Abdülhamit devreye giriyor ve o devre göre demokrat bir görünüm ve vaatle rejimin değiştirileceği konusunda çevresini ikna ediyor ve tahta geçiyor.

Tahmin edileceği üzere sonraki paragraflarda Abdülhamit’in hiç de öyle bir niyetinin olmadığına dair bir dizi örnekler sıralıyorum. Sansür, yaygın hafiye örgütü, elde çıkan ve satılan topraklar, haczedilen ekonomi, parlamentonun kapatılması, adil olmayan yargılamalar, öldürülme paranoyası, Panislamizm uğruna burnumuzun dibindeki toprakların kaybedilmesi verdiğim örnekler arasında.

Özellikle kapanış paragrafında şöyle bir ifade kullanmışım:

Kaybettiği topraklar bir daha alınamadı. Geri aldığı kısmi demokrasi ve özgürlük 100 yıl sonra aynı cemaatlere Halife’nin kılıcı olarak göründü.

Aslında başlığa konu durumdan tam da bu paragrafta bahsetmişim, yerim darmış yazamamışım da denebilir. 2009 yılında Türkiye’nin sürüklendiği cemaat – tiranlık – siyaset üçgenine farklı bir paradigmadan yaklaşmışım. O döneme kadar iyi kötü kendini koruyabilen Cumhuriyet rejimini Atatürkçü bir mateforla ele almış buna Abdülhamitçilik’in entegre edilmeye çalışıldığını, bunu yaparken de FETÖ’den destek alındığını ele almışım.

Nihayetinde Kemalizm ya da Cumhuriyet refleksleri Mustafa Kemal Atatürk’e dayandırılıyor ve o günlerden beridir artan şekilde ülkede yaşanan her iyi olayın iktidar eliyle Kemalist yapıya rağmen gerçekleştirildiği; her kötü olayın da “Eski Türkiye” adını verdikleri Kemalist yapının bozukluğundan kaynaklandığı vurgulanıyor.

O zamanlardan itibaren ana akım el değiştirdi, kurumsal propaganda oluşturuldu, gazeteciler derdest edildi, sokaklar eylemden temizlendi ve rejim değiştirildi. İşte bunlar belirgin şekilde tam da 2009’dan itibaren yapılmaya başlandı.

Son yıllarda mukaddesatçı sağın bir versiyonu olan Siyasal İslam veya İhvancı Dayanışmanı’nın Türkiye örgütü de tıpkı Cumhuriyet’in temellerinin Kemalizm’de olduğu gibi kendine bir kök bulmaya çalıştı. Erbakan değildi bu, Demirel hiç değildi. Menderes de değildi. Sultan VI. Vahidettin değildi. Öncekiler zaten iyi kötü parlamentocuydu ya da müdahale gücünde değildiler. Panislamist olan tek padişah II. Abdülhamit’ti. Bu yüzden iktidar tüm ortaklarıyla “dava” dedikleri şeyin ideolojik kökenini ona dayandırdı ve bundan post-truth bir kişilik çıkardı. Diziler, sosyal medya paylaşımları, troller, eleştireni gözaltına aldırmalar vs. Şu an II Abdülhamit bu kitle tarafından 36 Osmanlı padişahının en başarılısı kabul ediliyor ve 31 Mart’ta bu hayali karakterin Kemalist bir darbe ile tahtan indirildiğine inanılıyor.

Kıdemli bir yüzbaşı olan Mustafa Kemal’in, bir Osmanlı padişahına darbe yapması kadar komik bir başka olay da, II. Abdülhamit’in de bir darbe yaparak padişah olması gerçeğidir.

Unutulmamalıdır ki şu anda topluma algılatılan Abdülhamit, gerçekte hiç olmadı. Zaten Osmanlı Tarihi de böyle bir şey değildir. Halil İnalcık’ın tarafında olmak gerekir ki gerçek yerini bulsun.

Türkiye Gelişmiş Bir Ülke Olur mu?

Türkiye’den Umudu Kesmek adlı önceki yazımda hep kötü olasılıkların yaşanması durumunda açıkça belirtmek gerekir ki Türkiye gelişir, gelişmeye devam eder. Bunu yok sayamayız. Peki bu önceki yazımdaki kötü olasılıklarla çelişen bir şey olmaz mı? Hayır.

Gelişmiş ülke olmanın belirli kriterleri var. Bu kriterleri sağladığımız takdirde kesinlikle gelişmiş bir ülke oluruz. Üye olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği (AB) de bir kriterlere dayalı siyasal topluluk ve bunun sosyokültürel ve sosyoekonomik çıktıları var.

Her şeye rağmen, yani Türkiye’nin temel hak ve özgürlükleri hiçe sayan bir yapıyı politika olarak şiar edinmesine rağmen Türkiye sivil toplumu kararlı bir Batı’ya yönelme eğilimini sürdürüyor. Toplum Batı’nın üstünlüğünün farkında ve Doğu’nun aciz despotluklarla dolu olduğunun farkında.

Eğitim uzun yıllardır tersine bir çaba gösterilse de ve hatta uygulamalarda kendini gösterse de hala laik. Bu gerçekle yüzleşmek gerekiyor. Çok yanlış milli eğitim ve yükseköğretim politikalarına sahip olunsa da toplum eğitimden yana açık bir tavır içerisinde. Fırsat eşitsizlikleri yoğun olarak yaşansa da her aile, çocuklarını eğitmenin, kültürü aktarmanın ve istihdam döngüsüne katmanın gerekliliğine inanıyor.

Sivil toplum, manipüle edilen kitlelere ve hükümet politikalarına rağmen halen seküler bir yaşamdan yana. Din hayatın içinde, ancak sivil toplum üzerinde halen yoğun bir baskı aracı olarak kullanılmıyor ki aslında bu baskıyı devlet eliyle daha çok kullanılıyor. Mesela Cuma namazına gitmeye dönük olarak toplumsal veya örgütlü bir baskı yok, ancak bu namaza devam edilmesine dair devlet politikası örtük ya da yarı açık olarak devam ediyor. Üstelik Cuma Hutbesi olarak okunan metin dini bir metinden çok endoktrinasyona dayalı teopolitik bir metin olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden hükümetin cami inşa etme politikalarına karşın camiler yeterince dolmuyor veya kamusal dinden uzaklaşıyor insanlar.

Yukarıda verdiğim örnek daha çok sivil toplumun gelişme gösterme eğilimi üzerineydi. Türkiye’de ne kadar güç sahibi tartışmalı olan sivil toplum geniş bir meslek skalasında kendini yetiştirmeye çaba gösteriyor ve herhangi bir kamusal ya da sivil ruhban baskısı altında değil. Bu da yazının başlığını az çok yanıtlıyor. Evet, Türkiye kötü bir olasılıkla hiçbir zaman Batı ülkelerinin kriterlerine sahip gelişmiş bir ülke olamaz ama gelişmeye kararsız da olsa devam eder.

Kararsız gelişim nasıl olabilir? Mesela öğretmen başına öğrenci sayısı uzun yıllar boyunca düşer ama bu veri gelişmişlik kriterlerinin çok uzağında kalabilir. Demiryolu uzunluğu, ticaret hacmi, okullaşma oranı, bulaşıcı hastalık oranı, üretilen makale ve patent sayısı, internet hacmi, okullara ödenen bütçeler ve bunun merkezi bütçeye oranı, bisiklet yolu uzunluğu, engellilere yönelik hizmetler, liyakate dayalı atamalar, seçimlerin yapılabilmesi vb. birçok alanda istatistiki olarak ilerleme kaydeder Türkiye. Ancak bu hiçbir zaman orta halli ülkeler koridorunun üst sınırına yaklaştırmaz ülkeyi.

Kendine has yapısıyla “bizden ancak bu kadar olur” kategorisinde değerlendirilen ve yine kendine has harmoniyle oluşmuş kararsız bir ülke olarak yoluna devam eder Türkiye.

Türkiye’den Umudu Kesmek

Farklı yerlerde yıllardır yazan biri olarak o bilindik “ülkeyi kurtarmak” adlı sohbetlerde, yazılarda defalarca bulundum. Hatta bu sitedeki başlangıç yazım bile bunun üzerineydi. Varlığımı hissetmenin en kolay yolu yazmaktı benim için, zira umut vardı.

Neden umut umut olmuştum ki?

Bir şeylerin yanlış olduğunu hissetmekle başlıyor umut, yaş kaç olursa olsun, zaman ne olursa olsun, yer ne olursa olsun. Türkiye de bu konuda büyük bir araştırma sahası olagelmiştir öteden beridir.

Hatta Tanzimat’la başlayan kadim bir mücadele bu. Sultanlara, Mutlak Monarşi’ye karşı bir onur mücadelesi olarak başlayan kıymetli bir olay. Okurken çok farkına varılmasa da eylem ve gösteri yürüyüşü, protesto hakkı gibi hakların fiilen ve yer yer resmen askıda olduğu bir zamanda Tanzimat mücadelesinin ne kadar zor olduğu, ne kadar kıymetli olduğu daha iyi anlaşılıyor.

Devir Cumhuriyet’le taçlandırılıyor. Halk egemenliğinin getirilmesi yanında hemen her alanda radikal yeniliklere yer veriliyor. Bu zamanlardaki en radikal yenilik ise benim için tartışmasız kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesidir. Her ne kadar kadınların mücadelesi de bu hakların elde edilmesinde başat bir faktör olsa da 1930’lu yılların Türkiye’sinde halen kırsallığın hakim ve eğitim seviyesinin halen çok düşük seviyede olması toplumun aslında buna pek de hazır olmadığı tezini kuvvetlendirebilir. Zira toplum, kadını ayıp bir “nesne”, konuşmaya dahil edilemeyecek kadar “günahkâr” bir varlık olarak görüyordu ve açık ara bu reform sert bir devlet ve elitler aracılığıyla getirildi.

Sırada çok partili hayata kesin geçiş vardı. Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye generallerin açık çek vererek gerekirse destek olacakları beyanları vardır ancak İnönü de değişiminden yanadır ve Cumhuriyet bu topraklardan hiç de beklenmeyecek bir şekilde temiz bir demokrasiye geçiş dönemi yaşar.

Belki de tarihi fırsat tam da burada kaçırıldı. Dönemin Başbakan’ı Adnan Menderes idam edilmek yerine adil bir şekilde yargılansaydı bu geleceğin Türkiye’si için bambaşka bir sayfanın açılmasını sağlayabilirdi. Hatta Menderes reformları bizzat kendi yapsaydı yine aynı sayfa çok daha kalıcı açılabilirdi ancak o, muazzam devlet gücü karşısında demokrat kişiliğini kaybetti ve ihtirasa, kibre mahkum oldu.

Olmaması gereken ilk olay yaşanmıştı; Türkiye’nin darbeler tarihi başlamıştı. Artık elit subaylar (ülkenin görece en eğitimli sınıfı), cuntalar, klikler, siyasetçi kurmaylar zehri almıştı ve sık sık yönetime ya müdahale edeceklerdi ya da gözdağı vereceklerdi.

Halbuki İnönü’den sonraki geçiş ne de umut doluydu.

Yine de 1960’lardan itibaren kaynayan toplum 1980’lerde zirveye ulaştı ve çok sert bir askeri darbe ile Türkiye sivil toplumu kaybedildi. Kayıp ve zarar o kadar büyüktü ki sanattan, edebiyata, sinemadan, gazeteciliğe, üniversitelerin bağımsızlığından, bürokrasiye kadar tüm devlet örgütünü sardı ve sivil toplum yasaklandı. Artık yeni bir devlet düzeni vardı ve vatandaşlar da buna uyarsa devlet pek memnun olurdu.

Buraya kadar olan süreçte yapısal en büyük iki sorun egemenliğin aslında millete sistemsel olarak verilmemesidir ki bunlar %10 seçim barajı ve hatalı seçim sistemi.

2002 yılına gelindiğinde %34 oyla Türkiye parlamentosunun %65’ine sahip olan bir iktidara sahip olmak gibi irrasyonalite tam da bunun sonucudur. Türkiye’nin kurumsal muhalefetinin olmasına karşın sivil muhalefetinin etkisiz olduğu zamanların tam da bu zamana denk gelmesi, hemen öncesinde Avrupa Birliği reformlarının yapılmış, radikal anayasa değişikliklerinin yapılmış olması, ABD kaynaklı parasal genişleme, küresel internet ve teknoloji yaygınlaşması %65’lik iktidarın art arda gelen en büyük şanslarıydı.

Söz konusu hükümetin merkez sağdan sola bürokratik liyakate sahip kişilerden oluşması, Türkiye’nin parlamenter demokrasi ile yönetiliyor olması, iyi kötü yargı bağımsızlığı olması ve belki de en önemlisi bu kadroların, önceki hükümet döneminde yapılan mali disiplin ve para politikasına sıkı sıkıya bağlı kalması (mimarı Kemal Derviş’tir) halkın nezdinde iktidara art arda artan seviyede yetki verilmesiyle sonuçlandı ve o kaçınılmaz olay gerçekleşti.

Muazzam devlet gücü karşısında güç zehirlenmesi yaşamak ve kibre bulaşmak.

Nihayetinde dönemin Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan gittikçe markalaştı ve Türkiye’yi bizzat kendisi “Türk tipi başkanlık sistemi” adıyla bilinen bir sistemin içine hapsetti (Dönemin muhalafet partisi lideri Devlet Bahçeli’nin katkısı sayesinde yaşandı). Bu sistemde yasama, yürütme ve yargı güçleri fiilen birleşiyor ve bu muazzam güç resmen yürütmeye geçiyor. Sorun şu ki yürütme bir bakanlar kurulundan değil, tek bir kişiden oluşuyor.

Türkiye’nin 2000’li yılların başından 2010’lu yıllara kadar süren alım gücünün sert şekilde düşmesi sonucu halk, bunu iktidarın yerel seçimde oylarının dramatik bir düşüşle kritik onlarca belediyeyi kaybetmesini sağlayarak tepkiselleştirdi. Ancak dönemin muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu her ne kadar kaspayıcı ve partisini sol tandanslı bir hale getirmeye çalışsa da bana göre yanlış yorumladı ve Türkiye Cumhuriyeti seçimler tarihinin en kritik seçimleri olan 2023 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Genel Seçimi’ne kendisinin aday olmasını “sağlayarak” girdi.

Nihayetinde muhalefet hem Türkiye parlamentosunda salt çoğunluğa ulaşamadı hem de siyasi yaşamının en zayıf halinde olmasına rağmen rakibini yenilgiye uğratamadı.

Böylece bıçak gibi ortadan bölünen Türkiye toplumu oluştu ancak ortak noktası her iki tarafın büyük kısmının umutlarının olmamasıydı. Türkiye artık açıkça servet paylaşımının çok aşırı dengesiz olduğu, nüfusun ancak %10’unun Avrupa standartlarında yaşadığı, servetin çok büyük bir kısmının küçük bir elitte (entelektüel olmayan) toplandığı, yargı sisteminin devlete müdahale edemediği, gittikçe güçlenen yürütme erki karşısında yasamanın sadece bir meşruiyet aracına dönüştüğü, yoğun beyin göçü veren ve dış politikasının omurgasını Suriye, Afganistan, Pakistan vb. ülkelerden gelenlerle Avrupa’yı dize getirmek ve romantik milliyetçi duyguları diri tutmak gibi amaca oturtan bir ülkeydi.

Bunca kelamdan sonra ne olabileceğini de belirtmek gerekir.

Öncelikle Tanzimat ve Cumhuriyet’i kuran kadrolara “ayıp” oldu. Nitekim onların mücadele ettiği güç daha büyüktü ve şimdikiyle kıyaslanması bile abes olurdu. Yapılan seçim Türkiye’nin son yarı demokratik seçimiydi. Bundan sonraki seçimlerde tabii ki muhalefet milletvekili kazanacak parlamentoda ancak hiçbir zaman salt çoğunluğa ulaşamayacak bu sayı. Muhalefet yerel seçimlerde tabii ki başarı sağlayacak, hatta büyük kentleri tek tek toplayacak ama hiçbir zaman yerel yönetim özerkliği bugünkü gibi olmayacak hatta hiç olmayacak. Belediyelerin yetkileri ya merkezi yönetime “kanun” yoluyla geçirilecek veya bilinen kayyum yöntemlerine devam edilecek.

Ebeveynler çocuklarını daha liseye geçmeden yurtdışına gidebilmeleri için olanak sağlamaya çalışırken, eğitimden kopanların sayısı da artış gösterecek. Doğudan batıya göç ivmelenecek, nüfus artış hızı sert düşecek. “Türk tipi başkanlık sistemi” artık Türkiye siyasetinin ayrılmaz bir parçası olacak. Avrupa Birliği Türkiye’ye sadece mülteci, sığınmacı veya göçmenlerle ilgili entegrasyon projelerinde baskı uygulayacak. Suriyeliler siyasi kongre düzenleyecek ve siyasi partileşmeye giderek bazı belediyelerde nitelikli çoğunluğa ulaşacak. Türkiye parlamentosunda milletvekilliklerini göreceğiz bu kişilerin.

Türkiye absürt girişimlere şahit olacak. Mesela bir reform kanunu ilga edilecek ve adamın biri Türkiye Halifesi ilan edilecek. Ülke Batı’dan kültürel olarak da siyasi olarak da kopacak. Türkiye bir çeşit Aliyev Cumhuriyeti’ne, Putin Despotluğu’na, bir çeşit Orta Asya Tiranlığı’na dönüşecek.

Bürokrasi şişirilecek ve böylece merkezi yönetimin gücü daha da artırılacak. Bürokraside yeni birimler açıldıkça yeni amirler, yeni memurlar atanacak, yeni malzemeler, yeni makam araçları alınacak. İşin kötü yanı vergilerin nasıl harcandığı ya bilenemeyecek ya da bilinse bile olağan görülecek.

Türkiye belki de ilk kez hem kurumsal muhalefetten hem de sivil toplum gücünden uzunca bir süre mahrum kalacak. Ta ki Tanzimatçılar veya Cumhuriyetçiler kendi yollarını kendileri açana kadar.

Evrimleşen Düşünceler: Gemici’nin Cahilliği ve Mevlana

Mevlana Haftası münasebetiyle bir yazı kaleme almışım, doğal olarak Mevlana’yı tanımlamaya çalışmışım; ancak hemen Mesnevi’ye geçmişim. Ancak ortada büyük bir sorun vardı: Mesnevi’nin bir dizesini bile okumamıştım. Daha girişte bile böyle başlayan bir yazının sonu nasıl gelirdi acaba?

Mesnevi’nin insan üzerindeki etkilerini neye göre yorumlamışım belli değil, kaynak da yok. Üstelik sema töreninin turistik boyutuna doğrudan döviz desteği açısından bakmışım. Halbuki sema töreni bambaşka bir seviyeyi temsil eden tasavvufi bir ritüel.

Mevlana zaten büyük bir şahsiyet ancak eserlerini Türkçe yazmadığı için epey bir eleştirmişim. Halbuki neden Türkçe yazmadığına, buna göre İran Edebiyatı içinde daha fazla yer almasının sebepleri üzerine durmamışım, zira bilmiyorum.

Öte yandan “gel, ne olursan ol, yine gel” lafzının aslında hiç söylenmemiş, yazılmamış, Mevlana’ya ait olmadığını dile getirmişim ve bunu Prof. Dr. Ortaylı’ya atfederek yapmışım. Özellikle bunu araştırmışım demek ki.

Devamında ise yine aniden Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçe ile ilgili sözüne değinmişim. O zamanlar garip bir Türkçe dili fetişizmi varmış bende. Sanıyorum her beş yazımda bir dönüp dolaşıp buna eğilmişim.

Yine Kaşgarlı Mahmut’tan olması gerektiği gibi ama yüzeysel bahsetmişim. Ancak buradaki söylem orijinal makalede bir üstteki paragraf ile çelişmiş. Burada dil kardeşliği ve kültür çeşitliliğinden dem vurmuşum.

Sonrasını yazmaya bile utanıyorum. Zira Osmanlı’da Türkçe’nin kullanımıyla ilgili tüm yazdıklarım yanlış. Yok normalde düzgün bir Türkçe kullanılıyormuş da, bu fermana geçerken (sanki resmi yazı bir tek fermana yazılıyor.) bozuluyormuş. Üstelik bu bozulmanın ana sebebi fermana metni geçirirken Farsça ve Arapça çok sayıda sözcük eklenmesiymiş.

Bir diğer paragrafta Türk Dil Kurumu’nun (TDK) dilimizdeki yabancı kökenli sözcükleri temizlediği üzerine verdiğim bilgiyle başlayan bir rezalet var. Halbuki TDK’nin kuruluş amacı daha farklı ve doğrudan bu isimle bile kurulmuyor. Erken Cumhuriyet Dönemi’nde dilde sadeleşme atılımı yapılmış hatta işin ayarı biraz kaçmış, sonra bir dengeye çekilmiş nispeten. Paragrafın devamında dilde yabancı kökenli sözcükler olduğu için kendi vatanımızda Fars, Arap olduğumuz yönünde bir hayli absürt bir çıkarımda bulunmuşum.

Yok yok, ben dil olgusunu hiç kavramamışım. Adeta kara leke, Gemici’nin skolastik devrini temsil etmiş yazı. Daha önce bu kadar temelsiz bir yazı yazdığımı hatırlamıyorum.

Yetmemiş bir de gelenek icabı İngilizce öğretimi ve kullanımını yerden yere vurmuşum. Haftada otuz ders saatinin yirmi dört saati İngilizce gören ben yazmışım bunu. Demek ki ara ara Prof. Dr. Sinanoğlu olagelmişim. Son olarak “bunca bu yozlaşmaya TDK ne yapabilir?” veryansınında bulunmuşum ve “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.” diyerek bitirmişim.

Gemici ne yaptın sen yahu?

Evrimleşen Düşünceler: Kısmi Kalkınmamışlık

Belki de yazı dizisinin en çarpıcı örneklerinden biri bu yazı olacak. Zira sıcağı sıcağına Kürt sorununu çözmeye yönelik başlatılan Kürt Açılımı’nı kavramlar üzerinden eleştirmişim.

Ad, medya, dil, yayın, PKK, etnisite, kalkınmışlık, aşiret, diyanet ve sağlık gibi birçok bağlamda ele aldığım kavramlarla bir paradigma denemesinde bulunmuşum. Zamanın ruhuna uygun olarak algıya yenik düşmüşüm ve muhalif kitle nasıl eleştiriyorsa hemen hemen aynı perspektiften eleştiri de bulunmuşum.

Muhafazakar sağ bloğu oluşturan cemaatçiler, siyasal dinciler, “liberaller”, ılımlı milliyetçiler ve aşiretlerin öncülüğündeki “hükümet” sürecin başlangıcını ” İyi şeyler olacak.” demeciyle açmış. Çok eleştirilse de bu durum aslında kangren olmuş bir soruna devlet politikası ile yaklaşmanın cesaretli bir örneği olarak nitelendirilebilir. Açıkça belirtmek gerekir ki Türkiye’nin hem kalkınamama sorunu var hem de demokratikleşememe sorunu var.

Türkiye’nin demokratikleşememe sorununun temelinde yatan şeyi Kürt Sorunu olarak tanımlamak kavramsal olarak çok yerinde. Zira Türkiye’de yerleşik devlet düzeni, kendi güvenlik reflekslerini Kürtler üzerine inşaa etmiş. Sorunu çözemedikleri gibi durduramamışlar, belki en fazla yavaşlatabilmişler. Bu açıdan görüşüm değişmiş. Buna göre Kürt Sorunu sadece bir bölgesel kalkınmamışlık sorunu değil, en azından bununla temellendirecek kadar basit bir konu değil.

Tarih gazetecilerin, medyanın dümeninde olmasına rağmen sürece tam destek verdiklerini gösteriyor. Rağmen diyorum, çünkü medyayı yerden yere vurmuşum. Ne de olsa günümüz halini bilmiyor, ana akım şeklinde bir medyanın kalmadığını bilmiyorum.

Bir etnisitenin belirsiz aralıklarla medyada ya da siyasi kanallarda tekrar edilmesi, tartışılması milli birlik ve beraberliğe zarar vermez. Öyle ki milli birlik ve beraberlik böyle saçma bir gerekçe ile zarar görecek bir şey değildir.

Aradan geçen zaman zarfında fark ediyorum ki devletin güvenlik reflekslerinin temeline Kürtleri yerleştirmesi birçok konunun tartışılmasını imkansız kılıyor. Bunların başında da dil geliyor. Siyasetin önde gelenlerinden tutun da aydınlara kadar birçok insan, Kürtçe bir yazının devletin üniter yapısına zarar vermesi, milli birlik ve beraberliği bozması yönünde sonuçlar doğuracağında hemfikirdi. Halbuki Kürtçe bir televizyon veya radyo kanalı ile yayının devlet sistemini bozması ya o devletin zayıf bir temele sahip olduğunu gösterir ya da ortada bir siyasi alerji olduğunu gösterir.

Dille ilgili herhangi bir Avrupa ülkesinde atıfta bulunmak aslında metodolojik olarak yanlış sonuçlar doğurabilir. Mesela İngiltere ve İspanya’yı öne sürmek gibi… Halbuki Türkiye’de ciddi anayasal değişikliklerle hükümet sistemi, yargı sistemi değiştirildi. Pekala soruna yönelik değişiklikler de yapılabilir ya da sorundan bağımsız değişiklikler yapılabilir. Zira Türkiye’nin hem çağdaş hem de tarihten gelen öz dinamikleri var. Birebir farklı bir ülke yöntemini uygulamak hiç işe yaramayabilir.

Bir örnekle açıklamak gerekirse Türkiye siyasetinin iki de bir öne sürülen en absürt önerilerinden biri il sayısının 100’e çıkarılmasıdır. 81 il olduğuna göre bunun neden 100 gibi yuvarlak bir sayıya yükseltilmesi gerektiğinin altında ucuz popülizmden başka bir şey olmadığı biliniyor. Yine büyükşehir yasası ile köyler birden bire mahalle oldu ve son olarak yargıda yapılan bir düzenleme ile bölge mahkemeleri getirildi. En çarpıcısı da Başbakanlık kurumu ile Bakanlar Kurulu’nun kaldırılması oldu. Cumhuriyet Devrimleri’nden sonra Türkiye devlet sistemi içindeki en radikal değişiklikler bunlar oldu. Ancak genelde muhalafetten gelen tepkiler bilindik siyasi düzlemde kalırken, iktidar dediğim dedik davrandı. Tüm bu tepkilerde tek bir söylem eksikti, o da “Milli birlik ve beraberliğimiz bozar.” ifadesiydi.

Cumhuriyet tarihinin en radikal anayasal ve yasal değişikliklerinde biri oluyor ve milli birliğe zarar vermiyor ancak TRT’nin Kürt kanalı açması milli birliğe zarar veriyor. Bu yakın Türkiye siyasi tarihinde en çok gülünecek şeylerden biri olarak kayıtlara geçiyor.

Buna göre federal yapıya yönelik bir teklifi geçtik, bunu tartışmaya açmak bile terörist olmak için standart bir gerekçe artık. Son zamanlarda görülüyor ki Yerel Yönetimler Özerklik Şartı da aynı etkiyi uyandırdı. Açıkçası bu Avrupa standartları şartının ne olduğunu sanıyorum kimse bilmiyor. Mesela kendi yaşadığı yerin İl Genel Meclisi’nde kim iki kişiyi sayabilir ki? Hemen hemen kimse, zira Devlet denilen şey sadece Ankara olarak benimsenmiş.

Türkiye’ye gri alanlar lazım ve bu gereklilikten siyahlar ve beyazlar hiç de hoşlanmıyor olabilir. Devlet, bir sorunu çözemiyorsa artık alternatif yöntemleri uygulamak zorundadır. Zaten Türkiye’de ucuzlaşmış “Devlet Aklı” söylemi asıl olarak budur.

Sivil bir devletin birincil görevi adalet ve güvenliktir. Geri kalan işler için regülasyonlarda bulunsa da gücü bölünerek yapması demokrasi için daha faydalıdır. Ayrıca herhangi bir etnisiteye mensup insanların sayısını araştırmanın da devletin bölünmez bütünlüğü gibi bir konuya tehdit oluşturması düşünülemez. Zaten olayın kangren olması bundan kaynaklandı gibi görünüyor. Mesela Türkiye’de ne kadar Roman, ne kadar Gürcü veya ne kadar Afgan var bunu araştırmakta bir sorun yokken ne kadar Kürt olduğunu araştırmak hep bir tehdit olarak ya da riskli bir çalışma olarak görüldü.

Bir bakıma kalkınmadan ziyade sorun, demokrasi gibi görünüyor. Önce demokrasi ve özgürlük olursa peşinden kalkınma gelebilir. Bir de herhangi bir kişi, grup, toplum veya etnisitenin kendini nasıl ifade edeceğine akıl alır gibi değil ama başka bir kişi, grup, toplum veya etnisite karar veriyor veya dayatıyor. Tüm eleştirilerin temelinde bu varmış, algı da toplumdaki yansıması da bu olmuş maalesef.

Toprak reformundan bahsetmişim ama güncel bir sorunun 20. yy mantığıyla çözülemeyeceğini atlamışım.

Kendi yazımı okurken hiç bu kadar daralmamıştım. Nihayetinde özgürlük, demokrasi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, tabulardan sıyrılmak sorunu ortadan uzun vadede kaldırabilir. Öyle ki Türkiye’de kapsayıcılık seviyesi ve kurumların gücü bunu yapmaya muktedir.

Üç hızlı değişiklikle Türkiye’de siyasi ve toplumsal olarak rahat bir nefes alınabilir:

  • Seçim barajının %3 gibi bir düzeye indirilmesi
  • Siyasi partilerin genel başkanlık sürelerinin sınırlandırılması başta olmak üzere kapsayıcı ve demokratik düzenlemelere gidilmesi, bunun kanunla korunması
  • Atananlarla seçilenler arasındaki yetki dengesizliğinin giderilmesi