Etiket arşivi: kalk ya muhammed

Evrimleşen Düşünceler: Kutsal Toprakların Yağmacıları

Hicaz Bölgesi’nden başlayan tarihi bir yazıyı kaleme almışım. Yazıya bir akademisyenden atıf yapmışım ama söz konusu akademisyenden bir ders almış biri olarak asıl alanının ne olduğunu hatırlamamakla beraber akademik aramalarda tarihçi olduğunu tespit ettim. Zira ben kendisinden tarih alanına girmeyen bir ders almıştım.

Öte yandan eğitim fakültesinden mezun olan bir kişi olarak bilimsel araştırma yöntemine hakim olmam gerekse de Türkiye’de lisans düzeyinde bunu karşılayanların önemsiz bir oran oluşturduğu düşüncesindeyim.

Osmanlı Padişahı Sultan II. Mahmut bir taraftan Batılılaşma hareketlerini uygulamaya çalışırken bir taraftan da özellikle Hicaz Bölgesi’nin elde tutulması için bir uğraş göstermiş. Doğruladığım kadarıyla Arap şeyhleri çoktan imparatorluktan ayrılmaya karar vermiş ve bunun altyapısını diplomatik olarak da doldurmaya çalışmışlar. Bunu olağan karşılamakla beraber, şeylerin ve emirlerin bir yöntem olarak intikam vakalarına girişmesini hala olağandışı bir militanlık olarak görmek mümkün.

Arapların bir ülke kurma çabasına yönelik duygularının zıt yönünde Türk nefretinin sürekli beslenmesi devrin sıradan bir olayı aslında. Bunu imparatorluktan kopan her ulus için söyleyebilirim. Ancak Thomas Edward Lawrance’a bağlılıkları bununla açıklansa da İslamiyet kültürüne adeta başkaldırıda bulunmaları bana kalırsa hala patalojik bir vaka.

Fiilen elden çıkmış toprakları doğrudan imparatorluğun başarısızlığı ya da istimalet politikasının kapsayıcı olmamasına bağlıyorum Hicaz Bölgesi için. Bir grup seçkin subay, emrindeki birliklerle kutsal bölgeleri korumaya çalışsa da Osmanlı için beklenen yıkıcı sonucun burada da vuku bulacağı çok açık. Temel sebep lojistik yönetimi ve eksikliği sorunu olarak verilebilir. Dolayısıyla çok da duygusal bir devlet refleksi geliştirmeye gerek yok ancak Rumeli’nin elden çıkmasının devlet için bir travma olduğunu, belki de tek travma olduğunu gözden kaçırmamak da gerek.

Mekke’deki Osmanlı kalesinin yıkılması da bizim için pek bir kayı sayılmaz. Bu tarz mirasın yok edilmesi öncelikle eserin egemenliğine sahip devlet için kayıptır. Ancak ikincil olarak paydaşlarını da ilgilendirir. Çünkü Mekke ziyaretine gelen her Türk vatandaşı burayı ya ziyaret etme ya da inceleme potansiyeline sahipti. ancak Kabe çevresine yüksek gökdelen otellerin ve iş merkezilerinin yapılması fikri pekala ağır basmış Suudi yönetimi için.

“Sabah uyandığınızda Kabe manzarasında kahvaltı yapabileceğiniz Kabe’ye sıfır konutlar” yazan reklam panosu ya da afişini o zamanlar İslamiyet’e hakaret olarak görürken şimdi sadece mirasa maddi ve manevi sahip çıkma becerisinden yoksunluk olarak görüyorum. Zira İslam dünyasına bakıldığında başta Hicaz Bölgesi olmak üzere Türkiye’de de popüler deyimle “ecdat” mirasına pek de sahip çıkıldığı söylenemez. Bu en çok Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi skandalı ile kendini gösteriyor, tarihi İslam eserlerinin siluetini bozmakla devam ediyor.

Hristiyanlık mirasında ise en azından bu kadar yıkım ve mirası olması gerektiği gibi yönetememe becerisi bu kadar merkezde yoğunlaşmamış. Bunu gerek Vatikan’da gerek katedralinden küçük kiliselere varıncaya kadar görmek mümkün.

Ben genelde böyle şeyleri aynı vaka üzerinden örneklendiriyorum: Kanadalı bir inşaat veya maden şirketi sözde korunan orman alanlarımızda adeta bir talana girişiyor, oysa Kanada’da ormanlık alanlarda böyle bir şey gözlenmiyor. Gerek sosyal medyada gerek basında ağırlığı olan yorum ise “Batı’nın ikiyüzlülüğü” oluyor. Neden oluyor? Çünkü bunun alıcısı çok ve satması da çok kolay. Çünkü çok kolay manipüle edilebilecek bir toplum var Türkiye’de. Halbuki olaya ters açıdan bakarsak şunu görebiliriz: Kanada’da ormanlık alanlarda maden aramasını geçtim, asfalt yol açmayı yasaklayan ya da buna izin verilmesi imkansız regülasyonlar varken Türkiye’de ormanıyla, suyuyla, gölüyle talan edilmesinde bir sakınca görülmeyen çevre raporları çıkarmak mümkün, kanunen bir engel yok, olsa da bunu engelleyen bir mahkeme yok, olsa da bir üst mahkeme de maden kazısına engel olabilecek her türlü sorun ortadan kaldırılıveriyor. Binlerce yıldır tertemiz duran göl bir gecede imha edilebiliyor, altın aranırken milyonlarca yıldır tertemiz duran toprak ve akarsu kirlenebiliyor ve tüm bunlar için kimse ceza almadığı gibi başka alanlarda da maden arama lisansı alabiliyorlar. Çünkü onları engelleyebilecek bir regülasyon yok. Ben bu açıdan ne Kanadalı şirketlerde, ne diğer maden şirketlerinde ne de Suudi Arabistan yönetiminde bir suç buluyorum.

Eğer bir ülke maddi ve manevi mirasını korumak istiyorsa devleti buna uygun regülasyonlar yapar, eğer böyle bir gayesi yoksa regülasyonlarda bulunmaz. Dolayısıyla suçu kapitalistlere ve emperyalistlere yıkmak bedavacılık ve romantizmdir.