Türkiye’de toplumun sosyal yapısını ve devleti prangalamış bir kavram var: Kutsal. Türk Dil Kurumu’na göre kutsal sözcüğü,
“1. Güçlü bir dinî saygı uyandıran veya uyandırması gereken; kutsi, mukaddes, mübarek.
2. Tapınılacak veya yolunda can verilecek derecede sevilen; kutsi, mukaddes, lahut,
3. Bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, üstüne titrenilen
4. Tanrı’ya adanmış olan, tanrısal olan“
gibi anlamlara geliyor. Dikkat edilirse her anlamın kendine has ortak bir özelliği var: Değiştirilemezlik, statiklik.
Kutsal olan olgu, olay veya durumları ya değiştiremiyoruz ya da uzun bir zaman diliminde çok zor da olsa revize edebiliyoruz. Öyle ki Türkiye’nin hem devlet hem de sivil toplum bağlamında adeta başının belası bir olgudur kutsallık. Kutsallığın yaşamdaki pratikliğine bakıldığında inanç sistemlerinin, kapsayıcılığı artırma pahasına dokunduğu her şeyi kutsallaştırdığı görülür.
Oruç kutsaldır ama oruç tutan kutsal olmamasına rağmen kutsalmış muamelesine layık görülür. Hatta oruçlunun yanında yemek ve içmek de ” günah” kabul edilir. Namaz kutsaldır ama namaza çağrı yapan hoparlörden gelen ezan da kutsal kabul edilir. Hatta ezanın camilerin ses sisteminden son ses verilmesi ile daha kutsal olabileceği yönünde bir ilişki de olabilir. Hz. Muhammed kutsaldır ama onun hırkası, ayak izi, sakalı da kutsal olarak kabul edilmiştir.
Söz konusu Türkiye olduğunda namaz kılanların ayakkabılarını olması gerektiği gibi ayakkabılığa koymak yerine yere dağınık bir şekilde sermesi de kutsaldır. Bunu, namaz cemaatine sözlü bir şekilde ifade eden akademisyeni de işinden edecek kadar kutsaldır cemaatin serbestliği.
Örnekler çoğaltılabilir ama bunun nedenine bakacak olursak dinin tahakküm etkisinin olduğunu da görürüz. Milliyetçi endoktrinasyonun yeterince güçlü kıldığı Türkiye’de “devlet” olgusu, işin içine son yıllarda dinin de eklenmesiyle içinden çıkılamaz bir hal aldı. Devlet kısmında yeterince görülen bu durum sivil toplumda veya taşra örgütünde de kendini artık iyice hissettiriyor.
Toplum, devlet örgütünde meydana gelen güç savaşına veya kural tanımazlığa karşı herhangi bir refleks geliştiremiyor. Adeta “daha ne kadar kötü olabilir ki” tarzı bir deney söz konusu. Güçler dengesinin bozulması girişimine tepki göstermek şöyle dursun, bunu daha da meşrulaştıracak bir toplum hazır kıta bekliyor. Toplum kritik anayasa değişliği referandumlarında neye “evet” veya “hayır” dediğinin farkında bile değil.
Merkezi devlet, daha da merkezileşiyor, yerel yönetim özerkliği daraltılıyor ve yetkileri merkezi hükümete devrediliyor; toplumun buna karşı geliştirdiği hiçbir örgütlenme belirtisi yok. Burada kayyım uygulamaları da kastedilmiyor. Herhangi bir zamanda belediyeler tarafından yapılan imar faaliyetleri, ertesi gün bir bakanlığın uhdesine bırakılıveriyor.
Tüm bunların yeteri kadar tehlikeli olduğu yetmezmiş gibi toplum da iktidarı veya muhalifiyle bu yaşananları savunabiliyor. Gerekçe de çok basit:
“Devlet büyüktür. Allah devleti başımızdan eksik etmesin. Devlet ayrı hükümet ayrı. Devletin önüne engel bunlar. Dış mihraklar, hainler…”
Halbuki Afganistan, Lübnan, Sudan, Kırgızistan, İran da bir devlet. Yani demem o ki devlet kurmak çok da matah bir şey değil. Menkıbeci bir anlayışla “tarihte şu kadar devlet kurduk” söylemine analitik çerçeveden yaklaşırsak “şu-1” kadar da yıkılmış demek ki kurulanlar. Yani Türkiye’de devlettapıcılık tamamen nitelik değil nicelik üzerine kurulu. Devlet bazen kendini dünyadaki tüm müslümanların lideri olarak görürken bazen tüm Türki devletlerin ayrı düşmüş kardeşi olarak buluveriyor. Mesela bir Ukrayna toplumu, bir Almanya kardeş olarak kabul edilmiyor. Hatta Müslüman olmasına rağmen mezhebi farklı ülkeler bile Türkiye’nin gözünde “diğeri” olarak kabul ediliyor.
Devletin ne olduğu, nasıl işlediği, nasıl yönetildiğinin toplum nezdinde bir önemi yok. Oy kullanıldıktan sonra yapılan sayımlarda muğlak yöntemlerle belediye başkanlığı el değiştiriyor ama toplum veya devlet bunu görmezden geliyor. Zira toplum “oy kullanarak” gereğini yapmış ve orada görevi sona ermiştir.
Biraz zorlama olabilir ama Türkiye’de parlamentonun 5 yılda bir toplanarak kararları alacak bir grup insanı seçmesini düzenleyen bir anayasa değişliği referandumu yapılsa partililer yine blok olarak oylarını kullanırlar ve kabul edilmesini sağlarlar. Öylesine bir akıl tutulması yaşanıyor ülkede zira.
Biraz somut ve yerel bir örnek vermek gerekirse bir valinin yapacağı okul ziyaretinde normalde olması gereken valinin okulun kusurlu yerlerini görmesi, bununla ilgili talimatlar vermesi, iyi yönlerini de desteklemesidir. Ancak Türkiye’de olay artık tam tersi yaşanıyor. Okul valiye hazır hale getiriliyor, vilayet erkanından muhtara kadar herkes seferber ediliyor. Vali hariç yukarıdan aşağıya herkeste gurur yerine “kazasız belasız şu işi halletsek” gibi bir ruh hali yaşanıyor. Ölümüne bir mutsuzluk, ölümüne bir motivasyonsuzluk… Adeta ruh emiciliği…
Buradaki dinamik “vali eksik görmesin”den ziyade devlete karşı “sizin sayenizde şükür” anlayışını teslim etmektir. Maalesef bu şekilde devlet gelişemeyeceği gibi aslında devlet olan varlık “olan biteni de tam algılayamıyor” çünkü gezip dolaştığı yerler makyajlanıyor. Vali görmesin diye çamurlu alana araba park ettirilmesi de bunun bir örneğidir. Evet, çamur görünmüyor, vali çamuru görmedi ve imar faaliyetinin eksiksiz olduğuna hükmetti. Halbuki caf caflı bir caddenin bir arka sokağının bakımsız ve izbe yerlerle dolu olduğunu herkes biliyor. Vali bilmiyorsa asıl sorun budur.
Yine Türkiye’de çok popüler olan AVM’lerin birinde mağaza açılışını vali yapıyor. Kulağa garip geliyor, bir vali mağaza açılışı yapıyor. Buraya kadar normalleştirsek bile absürtlük devamında vuku buluyor. Vali açılışa geleceği için, vali yardımcısı, çeşitli il müdürlüklerinin müdürleri, il emniyet müdürü ve il jandarma komutanı da açılışa katılıyor ve bir giyim mağazası için kırmızı kurdele kesiyorlar. Görünen yüzüyle birkaç saat boyunca o bölge teyakkuz altında oluyor. Tabii bunun günler öncesine dayanan protokol hazırlıkları vardır.
Bu tarz protokoller sonrası çekilen fotoğraflara baktığımızda ceketleri dar gelen ama tek düğmesi başarıyla iliklenmiş bir dizi erkek kişisini görüyoruz. Genellikle de eller önden birleştirilmiş. Yine bunun protokolde yeri olmamasına rağmen pratikte yer almasının tek nedeni “devlete karşı boynumuz kıldan ince, devlet büyüğümüzdür, devletin yanında hep eksiğiz” anlayışıdır.
Deprem farkındalık eğitimi açılıyor tüm kamu görevlilerine. Onlarca kısa videodan oluşan ve kimlik doğrulama yaparak tamamlanabilecek bir eğitim bu. Adında zaten sorunlu bir sözcük var: “farkındalık” Demem o ki 50 bin insanın ölümü yeterince farkındalık sağlamamış olacak ki böyle bir eğitime gerek duyulmuş. Garip ama gerçek örnekler bunlar. Büyük olasılıkla bir deprem afeti sonrası “ben eğitim verdim, onlar kurtaramamış” gibi bir savunmanın alt yapısı bu.
Devletin kutsallığı bir tek 50 bin insanı kurtaramadı. Geride kalanlar saatler sonra karşısında kimi görürse görsün devleti gördü bir bakıma. Şili’den gelen kurtarma ekibi, İsrail’den gelen kurtarmacılar, Yunasistan’dan gelen sağlık görevlileri müesses nizamın sahibi devlet sayesinde buradaydılar, yoksa nasıl cüret ederdi bir dış mihrakın elleri enkazda kalmış birine el uzatmaya.
Türkiye’de bir afette ölen onbinlerce insan için bir şehitlik kanunu çıkarılabilir ve toplumda oluşan stres önlenebilir. Bunun farkında olmak çok acı verici. Kutsalın tanımlarından birinde yer alan üzerine titrenen şeylerden biri de bu işte.
Türkiye’de devlet iyi veya kötü herhangi bir şey yaptığında insanlarda oluşan ilk imge ilkel bir “vardır devletimizin, büyüklerimizin bir bildiği” olgusudur. Tabii bu birdenbire olan bir şey değil, uzun bir süreç. Başarılı bir ana akım yaratma, optimum bir endoktrinasyon.
Şu sıralar bunları alelade bir sokakta dile getirmek vatan hainliği olarak kabul görebilir. Ez cümle yukarıda ifade ettiğim gibi devlet kurmak ve yaşatmak çok da matah bir şey değil. İşte bu da yaşayan bir devlet nihayetinde. Bozulan, yıkılan veya yok olan şey demokrasidir. İlla kutsal bir şey olacaksa – ki olmaması daha iyi – demokrasinin kendisi olmalıdır.
